Beyinlerimiz müthiş kullanışlı organlar. Fakat beyinlerimizle ilişkimizde bir şeyler ters gidiyor gibi görünüyor. İnsanlar olarak sıklıkla kendimizle savaş halinde olduğumuzu hissederiz. Sahip olamayacağımızı isteriz ve istemediğimize ihtiyaç duyarız. Kötü şeylere bağımlı oluruz ve iyi şeylere ilgimizi kaybederiz. Kafa patlatırız, saplantılar geliştiririz, sinirleniriz, pişmanlık duyarız. Sanki hep daha dolu, daha iyi ve daha doğal bir yaşamı elde etmeye çalışıyor gibiyiz ve asla gerçekten buna ulaşamayız.
Beyinlerimizle neden bu kadar farklı noktalardayız? Bunun özel ama sıklıkla yanlış anlaşılmış dopamin adlı bir nörotransmiterle çok ilgili olduğu görülüyor. Dopamin, bedenlerimizi daha fazlasını aramaya yönelten başlıca araç. Modern insanlar olarak yaşamımızın doğal olmadığını ve atalarımızın hepsinin sözde paylaştığı ilkel mutluluğa ulaşmamızı engellendiğini varsayıyoruz.
Mağara adamlarının patates kızartmaları yoktu ve obeziteden kaygı duymuyorlar ve kendilerini spor salonlarına gitmeye zorlamıyorlardı. Günlerini ormanlarda dolaşıp, birçok lifle dolu yemişler ve meyveler toplayarak geçiriyorlardı. Paraları, işleri, evlilikleri, dinleri ya da uyuşturucuları yoktu. Dolayısıyla eşitsizlik, hiyerarşi, şiddet veya bağımlılık yoktu.
Bu avcı toplayıcı cenneti, yaşamlarımızın biyolojik ihtiyaçlarımızla çok uyumsuz bir hale geldiği, tarımın ve medeniyetin cazibesi için terk ettik. Tabii ki bu hiç kaygısız geçmiş vizyonu gerçekte doğru değil. Avcı ve toplayıcı atalarımızın psikolojileri hakkında çok şey bilmiyoruz. Fakat emin olabileceğimiz bir tek şey var: En az bizim kadar huysuz ve tez canlılardı. Yaşama olan öfkemiz yeni bir şey değil. Tasarımımız böyle. Bu tasarım medeniyetten, hatta insan türünden de öteye gidiyor.
Dopamin, bedenimizi daha fazlasını aramaya yönelten başlıca araçtır. Bunun nedenini anlayabilmek için beynimizin iki farklı kısmının, serebral korteksin ve dopamin de dahil ödüllendirme sisteminin bizi nasıl farklı yönlere ittiğine bakmamız gerekiyor.
Serebral korteks, beynimizin genel anlayış mekanizmasıdır. Bize bir gerçeklik modeli inşa ediyor ve sonra dış dünyayla aynı hizaya çekmeye çalışıyor. İstediği, tam isabetli bir analiz değil, gerçekliğin her ne şekilde olursa olsun maksimum derecede beklentiyle hizalanmasıdır. Bu maksimum hizalanmaya doğru giden itici güçte bir sorun var gibi görünüyor.
Dopaminin temel "haz verici" özelliğini reddettiğinizde, neden onu üreten şeylere yöneldiğimiz veya neden herhangi bir şeye yöneldiğimiz belirsiz hale geliyor. Dopamin üzerinde yapılan araştırmalar bize gösteriyor ki, dopamin dünyayı "iyi" ve "kötü" olarak etiketlemiyor. Bunun aksine dopamin beklenmedik başarıya dikkat çekerek bize "bunun nasıl olduğunu çöz, böylece hep bu şekilde başarılı ol ve artık şaşırmayacak hale gel" diyor.
Bu kulağa depresif gelebilir. Çünkü eğer dopamin böyle çalışıyorsa ne yaparsak yapalım uzun vadede hep sıkılacağız ve tatminsiz hissedeceğiz. Ama zaten bunun amacı o. Sıkılmak istememek ve tatminsizlik hissi bize yeni şeyler yaptırıyor. Ve yeni şeyler yapmak, sürprizlerle karşılaşmamızı, hayatı yaşamaya değer kılan o sıra dışı ve tahmin edilemez neşeleri hissetmemizi sağlıyor.
Sonuç olarak, dopamin, geleceğin sürekli farklı koşullar getireceğine dair bir bahistir. Evrim sıkılan, tatmin olmayan ve daha fazlasını isteyenlerin lehinedir. Çünkü bu sayede ellerindekiyle yetinmeyip daha başarılı olurlar. Fakat daha başarılı olmadan da yaşayabilirsiniz.





