Yaklaşık 20 yıl süren deney kapsamında, tek bir dişi fareden başlayarak ardışık klonlama yöntemiyle yeni nesiller üretildi. 2005 yılında başlatılan çalışmada, elde edilen klonun DNA’sı çekirdeği çıkarılmış bir yumurtaya aktarılarak yeniden klonlandı ve bu süreç onlarca kez tekrarlandı. Toplamda 1.200’den fazla fare üretilirken, deney 58. nesle kadar devam etti. Ancak araştırmanın en çarpıcı bulgusu tam da bu noktada ortaya çıktı: 58. nesilde doğan klon fareler, bir gün bile yaşayamadan öldü.
Araştırmaya göre bu durumun temel nedeni, nesiller boyunca biriken genetik mutasyonlar. İlk 20-25 nesil boyunca klon fareler, genetik donörlerinden neredeyse ayırt edilemez durumdaydı. Hatta klonlama başarı oranı zamanla artış gösterdiği için, araştırmacılar başlangıçta bu sürecin teorik olarak sonsuza kadar devam edebileceğini düşündü. Ancak ilerleyen nesillerde tablo değişmeye başladı. Klonlama başarı oranı giderek düştü ve genetik hatalar daha belirgin hâle geldi.
Özellikle 25. nesilden sonra X kromozomunun kaybı gibi ciddi genetik problemler ortaya çıkarken, zararlı mutasyonların sıklığı da hızla arttı. 57. nesle gelindiğinde bu mutasyonların oranı neredeyse iki katına çıkmıştı. İlginç olan ise, bu genetik bozulmalara rağmen klon farelerin büyük kısmının normal bir yaşam süresi sürdürebilmesiydi. Ancak bu denge 58. nesilde tamamen çöktü ve genetik yük artık sürdürülemez bir seviyeye ulaştı.
Araştırmacılar bu süreci, evrimsel biyolojide önemli bir yer tutan “Muller’s ratchet” (Muller’ın mandalı) teorisiyle açıklıyor. Bu teoriye göre eşeysiz üreme yoluyla çoğalan canlılarda zararlı mutasyonlar zamanla birikir ve bu birikim sonunda türün çöküşüne yol açar. Yapılan deney, memelilerde de benzer bir mekanizmanın işlediğini somut verilerle göstermiş oldu.
Klonlama, kısa vadede işe yarayan bir yöntem olsa da, tek başına bir türün devamlılığını sağlamak için yeterli değil. Öte yandan araştırmacılar, ileri nesil klonlardan elde edilen dişi fareleri normal erkeklerle çiftleştirdiğinde, gen havuzuna yeniden çeşitlilik kazandırılması sayesinde biriken zararlı mutasyonların etkisinin kısmen dengelendiğini gözlemledi. Her ne kadar 50. nesil ve sonrasında doğurganlık belirgin şekilde düşse de, bu çaprazlama sonucu doğan yavruların bir sonraki nesillerinde üreme kapasitesinin yeniden toparlanabildiği görüldü. Bu da, klonlamanın tek başına sürdürülebilir bir yöntem olmasa da, eşeyli üremeyle birlikte kullanıldığında genetik “tıkanmanın” en azından kısmen aşılabileceğini gösteriyor. Ancak 90'larda öne sürülen o klonlama ile türü devam ettirme fikri, tamamen duvara toslamış durumda.
Japon araştırmacıların bu çalışması, klonlama teknolojisinin sınırlarını gözler önüne sererken, özellikle koruma biyolojisi ve genetik mühendisliği alanında önemli tartışmaları da beraberinde getirecek gibi görünüyor. Çünkü bu sonuçlar, klonlamanın doğaya karşı bir “kestirme yol” olmaktan ziyade, dikkatli kullanılması gereken sınırlı bir araç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Hızlı, reklamsız ve yapay zeka özetli haberler için mobil uygulamamızı indirin
Hızlı, reklamsız ve yapay zeka özetli haberler için mobil uygulamamızı indirin