Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Pen Yazarlar Derneği, ünlü yazar Sabahattin Ali’nin 1948’de faili meçhul bir cinayete kurban gittiğini belirterek, Adalet Bakanlığı Faili Meçhul Suçlar Araştırma Dairesi Başkanlığına, “Bu olayın da üzerine gidin, fail ya da failleri yakalayın” çağrısı yaptı.
Eminim ki söz konusu Daire bu cinayeti de soruşturacak, gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak için elinden geleni yapacaktır.
Dairenin yetkililerine, soruşturmaya başlamadan önce Altan Öymen’in “Değişim Yılları”, Mehmet Saydur’un “Marko Paşa Gerçeği”, Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın “Sabahattin Ali Olayı” ve Asım Bezirci’nin “Sabahattin Ali” kitaplarını okumalarını öneririm.
Cinayetle ilgili pek çok ipucu barındıran eserler bunlar.
Onlardan bir özet yapmaya çalışayım:
Sabahattin Ali usta roman ve öykücülüğü ile şairliğinin yanı sıra sert muhalif bir gazete yazarıydı.
Aziz Nesin’le birlikte çıkardığı Marko Paşa gazetesi o günlerde her sayısıyla büyük yankı uyandırıyor adeta yok satıyordu. Tirajı 80 bine kadar çıkmıştı.
Gazetedeki yazılarda ağırlıklı olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın yansıması yokluklar karşısında iktidarın çaresizliği ve ABD ile kurulan ilişkiler eleştiriliyordu.
Dönemin iktidarı sakıncalı bularak gazeteyi kapattı.
Bu karar Sabahattin Ali’yi de Aziz Nesin’i de yıldırmadığı gibi daha da biledi.
Hemen Merhum Paşa gazetesi çıkarıldı.
Bir süre sonra o da kapatıldı.
Malum Paşa, Hür Malum Paşa, Bizim Paşa da o dönemde yaşanan kapatma kararlarının ardından çıkarılan gazetelerdi.
Sabahattin Ali yazıları nedeniyle sık sık hapse giriyordu.
Hakkında açılmış çok sayıda dava ise devam etmekteydi.
Son olarak girdiği cezaevinde üç ay yattıktan sonra tahliye olmuştu.
Türkiye’de kendisine rahat verilmeyeceğini, yaşamını cezaevlerinde sürdürmek zorunda kalacağını düşündü, yurt dışına gitmek istedi.
Ancak bu defa da pasaport alamadı.
Kaçak yollardan gitmeyi planladı.
Cezaevinde aynı koğuşu paylaştığı bir mahkûm vasıtasıyla Ali Ertekin’le tanıştı.
Ertekin onu Bulgaristan’a kaçıracaktı.
Kamyonla yola çıkıldı.
2 Nisan 1948’de Bulgaristan sınırına çok yakın bir yerde mola verdiler.
Henüz 41 yaşında olan ünlü yazarı burada öldüren Ertekin bir süre kaçtı ama sonra teslim oldu.
Çıkarıldığı mahkemede işlediği cinayeti şöyle anlattı:
“Sınıra doğru gidiyorduk. Ben kendisini adi suçlu sanırdım. Kaderin cilvesine uğramış sanırdım. Fakat konuşurken gördüm ki öyle değilmiş.
Memleket içersinde şimdiye kadar yapmış olduğu ve bundan sonra da memleket dışında yapacağı zararlı hareketleri düşünerek milli hislerim galeyana geldi ve Sabahattin Ali’yi öldürdüm.
O benden kısa boyluydu. Fakat kuvvetli bir vücudu vardı. Üzerine hücum etsem baş edemeyecektim. Bulgar topraklarına da çok yakındık. Kaçma ihtimali kuvvetli idi. Kendisine dinlenmeyi teklif ettim. Oturduk.
Üç patikanın birleştiği eğilimli bir noktada idik. Ben su dökmek bahanesiyle arka tarafa gittim.
Yanımda silah yoktu. Onu ancak başına bir şeyle vurmak suretiyle öldürebilirdim.
Bir odun buldum. Arkasından yaklaştım.
Kitap okuyordu. Sopa niyetine kullandığım elimdeki odunu arkasından kafasına indirdiğim zaman haykırarak ayağa fırlamak istedi. Fakat yüzükoyun yere düştü.
Bunun üzerine kafasına bir defa daha ve daha kuvvetli olarak indirdim. Biraz debelendi ve hareketsiz kaldı.
Üzerindeki elbiseleri çıkardım ve çantasıyla birlikte götürüp sakladım. Tanınmasını ve cinayetin meydana çıkmasını istemiyordum. Cesedi bir yere bıraktım ve sonra geri döndüm.”
Sabahattin Ali’nin cesedi, aylar sonra bir çoban tarafından bulundu. Artık bir kemik yığınından ibaretti.
Yapılan aramalar sırasında Sabahattin Ali’nin çantasına da ulaşıldı.
Çantanın içinden şunlar çıktı:
Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa gazetelerinin bazı sayıları, Puşkin’in ve Balzac’ın Almancaya çevrilmiş iki eseri, meşin bir ceket, kaşkol, diş fırçası, tıraş makinesi, kırmızı renk bir sabun kutusu, bir kolonya şişesi, beyaz bir havlu, çizgili bir pijama ile eşi Aliye Ali ile kızı Filiz Ali’nin fotoğrafları.
O tarihte adam öldürmenin cezası idamdı.
Mahkeme, Ertekin’e nedense hafifletici nedenler uygulayarak 4 yıl ceza verdi.
21 ay hapis yattı, 1950’de çıkarılan genel aftan yararlanarak tahliye oldu.
O tarihten bu yana şu sorular hep soruldu:
-Gerçek katil Ali Ertekin miydi, yoksa o hedef şaşırtmak için işlemediği suçu üstlenen kişi miydi?
-Katil ya da katilleri kimler cinayete yönlendirmişti?
-Bulunan ceset gerçekten Sabahattin Ali’ye mi aitti, yoksa başka birinin miydi?
-İdam gerektiren bir suça nasıl oldu da sadece 4 yıl ceza verildi?
Cinayetten bu yana geçen 78 yıl içinde bu sorulara ne yazık ki yanıt bulunamadı.
Evet, dilerim ki bu cinayet de çözülür, olayı kimlerin planladığı ortaya çıkarılır.
+++++++++++++++++
“KALP HASTALARI İZLEMESİN!”
Ankara Devlet Tiyatrosu yaklaşık 4 aylık tatilin ardından 1 Ekim’de 2026-2027 sezonunu açtı.
Tiyatronun, sezon boyunca oynanacak oyunları tanıttığı program kitapçığını okuyunca hem şaşırdım hem üzüldüm.
Tanık olduğum şey şuydu:
Birçok oyun geçen yıl olduğu gibi bu yıl da şiddet içerikliydi.
Örneğin, “Siyahlı Kadın”la ilgili olarak şu uyarı yapılmıştı:
“Oyun, korku-gerilim unsurları içerdiğinden, 13 yaş altı çocukların ve kalp, epilepsi vb. rahatsızlığı olanların, hamilelerin oyunu izlemesi sakıncalı olabilir.”
“Adel Seni Seçti”, “Cephede Piknik” “Kan Kardeşler, “Göğe Yazılmış Bir Alp” oyunları için de “Ateşli silah kullanılıyor” uyarısı yapılıyordu.
“Kuşlar” oyununun tanıtımında ise şöyle deniyordu:
“Değerli seyircilerimiz, oyunumuzda yoğun sis kullanılmaktadır. Yoğun sisten etkilenebilecek kronik herhangi bir hastalığı olan seyircilerimizin bu durumu dikkate almasını rica ederiz.”
Ülkenin her yerinde şiddet var.
“Yan baktın” kavgalarından geçilmiyor.
Kadına şiddet had safhada.
Öğrenciler tabanca ve tüfekle okullarını basıp öğretmen ve arkadaşlarını öldürüyor.
Televizyon dizilerinde şiddetsiz sahneleri mumla aramak gerekiyor.
Böyle bir ortamda hiç olmazsa Devlet Tiyatrosu sahnelediği oyunlarda şiddete bu kadar yer vermeseydi.



