Avrupa'nın birçok ülkesinde haftada dört gün çalışma modeli deneniyor. Daha az çalışıp aynı ücreti almak, verimliliği korurken çalışana daha fazla yaşam alanı bırakmak hedefleniyor. İngiltere ve Almanya'daki denemeler umut verici sonuçlar ortaya koyuyor. Ancak Avrupa'daki modeli Türkiye'ye getirirken gözden kaçırılmaması gereken büyük bir fark var: Türkiye'deki çalışan önce boş zamanını değil, ay sonunu düşünüyor. Ücretler, çalışma süreleri, nüfus ve ekonomik koşullar hesaba katıldığında aynı model iki farklı coğrafyada aynı sonucu verir mi?

Dünyanın çalışma düzeni değişiyor. Bir zamanlar haftada altı gün çalışmak normaldi. Sonra beş günlük çalışma haftası geldi. Şimdi Avrupa yeni bir sorunun peşinde: Neden dört gün olmasın? İngiltere'de yapılan büyük dört günlük çalışma haftası denemesinde çalışanların maaşı düşürülmeden çalışma süreleri yaklaşık yüzde 20 azaltıldı. Deney sonunda 61 şirketten 56'sı modeli sürdürmek istedi.

Almanya'dan Portekiz'e kadar farklı ülkelerde benzer modeller denendi. Ama Türkiye'den baktığımızda bu tartışmanın çok önemli bir eksik tarafı var. Çünkü Londra'daki bir çalışanın "Bir gün daha az çalışabilir miyim?" sorusu ile İstanbul'daki bir çalışanın aynı soruyu sormasının ekonomik anlamı aynı değil.

AVRUPA ÇALIŞMA SÜRESİNİ, TÜRKİYE GELİRİ TARTIŞIYOR

Rakamlar aradaki farkı ortaya koyuyor. Eurostat'ın son karşılaştırılabilir verilerine göre Avrupa Birliği'nde tam zamanlı çalışanların yıllık düzeltilmiş ortalama maaşı 2024'te 39 bin 800 euro seviyesine ulaştı. Lüksemburg'da rakam 83 bin euro, Danimarka'da 71 bin 600 euro, İrlanda'da ise 61 bin 100 euro. Elbette Avrupa tek tip değil. Bulgaristan'da ortalama 15 bin 400 euro, Yunanistan'da 18 bin euro seviyesinde. Dolayısıyla "Avrupa'da herkes yüksek ücret alıyor" demek de doğru değil. Ancak genel tablo Türkiye ile önemli bir gelir farkına işaret ediyor.

OECD'nin karşılaştırmalarında da fark belirgin. Satın alma gücü farklılıklarını hesaba katan göstergelerde Türkiye Avrupa'nın bazı ülkelerine yaklaşsa da piyasa kuru üzerinden ücret karşılaştırıldığında makas çok daha fazla açılıyor. Bu nedenle yalnızca euro veya dolar karşılığı üzerinden yapılan maaş kıyaslamaları da tek başına yeterli değil.

Türkiye'de ise 2026 yılı net asgari ücreti 28 bin 75 lira 50 kuruş. Brüt asgari ücret 33 bin 30 lira, bir asgari ücretlinin işverene toplam maliyeti ise yaklaşık 39 bin 223 lira. İşte dört günlük çalışma haftası tartışmasının Türkiye'deki en büyük düğümü burada başlıyor. Çalışana "Bir gün daha fazla boş zaman ister misin?" diye sormadan önce belki de şu soruyu sormak gerekiyor: O çalışan boş kalan gününde dinlenecek mi, yoksa ikinci bir iş mi arayacak?

AVRUPA'DA 'YAŞAM KALİTESİ', TÜRKİYE'DE 'AY SONU' MESELESİ

Dört günlük çalışma haftasının temel felsefesi çok basit: Yüzde 100 ücret, yüzde 80 çalışma süresi, yüzde 100 üretkenlik. Yani amaç beş günlük işi dört güne sıkıştırıp çalışanı günde 11 saat çalıştırmak değil. Çalışma süresini gerçekten azaltmak. Fakat bu modelin uygulanabilmesi için şirketin de bir gün daha az çalışma karşılığında ücret kesintisine gitmemesi gerekiyor. Türkiye açısından kritik nokta tam olarak bu. Çünkü çalışma süresi yüzde 20 azalırken ücret de yüzde 20 azalırsa dört günlük hafta çalışan açısından bir sosyal kazanım olmaktan çıkar. Hatta tam tersine gelir kaybına dönüşebilir.

Türkiye'de ücretlerin satın alma gücü, kira ve temel yaşam giderleri düşünüldüğünde dört günlük haftanın en önemli şartı şu olmak zorunda: Ücret aynı kalacak. Aksi halde Türkiye'deki dört günlük çalışma haftası Avrupa'daki "iş-yaşam dengesi" modelinden farklı bir sonuç doğurabilir: İnsanlar beşinci gün başka bir işte çalışmaya başlayabilir. O zaman kağıt üzerinde çalışma haftasını kısaltmış oluruz ama gerçekte insanın çalışma süresini hiç azaltmamış oluruz.

BİR DE NÜFUS MESELESİ VAR

Türkiye ile Avrupa arasındaki fark yalnızca maaş değil. Demografi de çalışma hayatının geleceğini belirliyor. Avrupa'nın önemli bölümü yaşlanan nüfus sorunuyla karşı karşıya. Bazı ülkelerde işgücüne yeni katılan gençlerin sayısı azalıyor. Bu nedenle çalışanı iş hayatında tutmak, nitelikli personeli kaybetmemek ve iş-yaşam dengesini iyileştirmek şirketler açısından giderek daha değerli hale geliyor. Türkiye ise yaklaşık 86 milyonluk, Avrupa'nın en kalabalık ülkelerinden biri ve Avrupa'nın birçok ülkesine kıyasla hâlâ daha genç bir nüfus yapısına sahip. Bu durum işgücü piyasasında farklı bir denklem yaratıyor.

Almanya gibi yaşlanan bir ekonomide işveren "Çalışanımı nasıl tutarım?" diye düşünürken, genç nüfusun ve iş arayanların daha fazla olduğu bir ekonomide işveren açısından aynı baskı oluşmayabilir. Dolayısıyla dört günlük haftayı yalnızca şirketlerin iyi niyetine bırakmak Türkiye'de aynı sonucu üretmeyebilir.

45 SAATLİK TÜRKİYE, DÖRT GÜNLÜK AVRUPA'YA NASIL GEÇECEK?

Bir başka büyük fark çalışma süresinde. Türkiye'de İş Kanunu'na göre genel haftalık çalışma süresi 45 saat. Bu rakam zaten Avrupa'daki birçok çalışma düzeninden daha uzun bir yasal çerçeve oluşturuyor. Dolayısıyla Türkiye'nin doğrudan "dört gün çalışalım" demesinden önce belki de "45 saat çalışmak zorunda mıyız?" sorusunu tartışması gerekiyor. Çünkü 45 saati dört güne böldüğünüzde ortaya günde 11 saati aşan bir çalışma çıkar. Böyle bir sistem dört günlük çalışma haftasının ruhuna tamamen ters. Çalışan cuma günü evde olabilir ama pazartesiden perşembeye kadar hayatının neredeyse tamamını işyerinde geçirir. Bu nedenle gerçek dört günlük hafta yalnızca gün sayısının değil, toplam çalışma süresinin azaltılması anlamına geliyor.

NÜFUS FAZLA DİYE DAHA FAZLA MI ÇALIŞMALIYIZ?

Burada başka bir tartışma daha ortaya çıkıyor. Türkiye'nin genç ve büyük nüfusu dört günlük çalışma haftasının önünde engel olmak zorunda değil. Hatta doğru uygulanırsa avantaja bile dönüşebilir. Bir işletme beş veya altı gün hizmet vermeye devam ederken çalışanlarını dönüşümlü dört günlük vardiyalarla çalıştırabilir. Teorik olarak bu sistem yeni istihdam alanları yaratabilir. Ancak bunun da bir maliyeti var. İşveren daha fazla çalışan istihdam etmek zorunda kalırsa personel maliyeti yükselir. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından bu maliyet ciddi bir sorun oluşturabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca çalışanın isteğiyle çözülemiyor. Çalışan, işveren ve devletin aynı masada olduğu yeni bir çalışma düzeni gerekiyor.

AYNI REÇETE HER ÜLKEYE UYMAZ

Avrupa'daki dört günlük çalışma deneylerinin sonuçlarına bakıp "Onlarda oldu, bizde de olur" demek kolay. Ama ekonomiler aynı değil. Ücretler aynı değil. İşgücü piyasaları aynı değil. Nüfus yapıları aynı değil. Şirketlerin verimliliği ve sermaye gücü aynı değil. Hatta sektörler bile aynı değil. Bir teknoloji şirketinin çalışanlarını cuma günü eve göndermesiyle İstanbul'daki bir restoranın, tekstil fabrikasının, hastanenin veya marketin çalışanlarını dört güne geçirmesi aynı denklem değil. Bu nedenle Türkiye'nin dört günlük çalışma haftası tartışmasını Avrupa'dan ithal etmek yerine kendi ekonomik gerçeklerine göre tasarlaması gerekiyor.

BELKİ DE YANLIŞ SORUYU SORUYORUZ

Türkiye'de "Dört gün çalışmaya hazır mıyız?" diye soruyoruz. Belki de henüz o soruya gelmedik. Önce şunu sormamız gerekiyor: Bir çalışan beş gün çalıştığında insanca yaşayabileceği kadar kazanabiliyor mu? Çünkü dört günlük hafta ancak çalışanın kazandığı parayla hayatını sürdürebildiği zaman gerçek anlamda "boş zaman" yaratır. Aksi halde cuma günü tatil olmaz. İkinci iş günü olur. Avrupa'da tartışma giderek "Hayatımızın ne kadarını işe vermeliyiz?" noktasına geliyor. Türkiye'de ise milyonlarca çalışan için soru hâlâ daha temel: "Ne kadar çalışırsam geçinebilirim?" İşte Avrupa ile Türkiye arasındaki dört günlük çalışma haftası tartışmasının belki de en büyük farkı burada yatıyor. Türkiye'nin hedefi Avrupa'nın dört günlük haftasını olduğu gibi kopyalamak değil; daha az çalışmanın daha az kazanmak anlamına gelmediği bir ekonomi kurabilmek olmalı. Çünkü mesele cuma günü işe gitmemek değil. Mesele, işe gitmediğimiz gün yaşayabilecek ekonomik güce sahip olmak.