Bonn Üniversitesi İleri Güvenlik, Stratejik ve Entegrasyon Çalışmaları Merkezi (CASSIS) Direktörü Prof. Dr. Ulrich Schlie, değişen küresel dengeler ışığında Avrupa Birliği'nin (AB) jeopolitik geleceğini ve Türkiye'nin bu süreçteki vazgeçilmez konumunu AA Analiz için kaleme aldı.
Şubat ortasında düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’ndaki görüşmeler, jeopolitik güç kaymalarının küresel siyaseti kökten değiştirdiğini açıkça ortaya koydu. Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılına girmesine rağmen hala devam ediyor. Orta Doğu'da İsrail’in geniş çaplı askeri saldırıları ve bunun sonucunda bölge genelinde tırmanan gerilimle birlikte yeni bir güç dengesi filizleniyor. Başkan Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri, müttefikleri ve rakipleriyle olan ilişkilerinde köklü değişimleri tetikleyen bir rota çiziyor. Bu yeni dönem, küresel serbest ticareti baltalayan gümrük politikaları, NATO müttefiklerine savunma harcamalarını artırmaları ve daha fazla sorumluluk almaları yönünde yapılan ağır baskılar, Venezuela örneğinde olduğu gibi rejim değişikliği odaklı küresel müdahaleler, İran tehdidinin sınırlandırılması ile bölgedeki İsrail ve Suudi Arabistan mevzilerinin güçlendirilmesi gibi hamlelerle karakterize ediliyor.
ABD ile Rusya arasındaki gerilim artık görece sona ermiş olsa da iki ülkenin Ukrayna meselesinde varacağı olası bir mutabakatın NATO'nun geleceğini ve dolayısıyla Amerika-Avrupa Birliği ilişkilerini nasıl etkileyeceği belirsizliğini koruyor. Türkiye'nin jeostratejik önemi artmaya devam edecektir fakat bu potansiyelin Türkiye’nin tam avantajına olacak şekilde değerlendirilmesi, ancak Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinin yeni bir temele oturtulmasıyla sağlanabilir.
Tüm bu gelişmelerin Amerika Birleşik Devletleri ile yürütülen ikili ilişkiler, NATO ve Avrupa Birliği üzerinde kritik yansımaları bulunmaktadır. Bu süreç aynı zamanda Türkiye'nin sadece Doğu Akdeniz’deki rolünü yeniden şekillendirmekle kalmıyor, ülkenin hem Kuzey Atlantik İttifakı içindeki konumunu hem de Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini kökten değiştiriyor.
Bununla birlikte Türkiye'nin rolünün gerçek anlamda yeniden değerlendirilebilmesi, ancak Avrupa Birliği’nin kendi içindeki bazı temel soruları yanıtlamasıyla mümkün olacaktır. Bu soruların odağında, Avrupa’nın gelecekteki savunma yapılanması ve buna bağlı olarak NATO ile kuracağı ilişki yer alıyor. Bir diğer kritik konu ise Ukrayna'daki savaşın sona ermesini müteakip hem Ukrayna’nın entegrasyonu hem de Batı Balkan devletlerinin katılım arzusu doğrultusunda acilen ele alınması gereken genişleme meselesidir.
Tüm bunlara ek olarak, mevcut Avrupa Birliği Antlaşması’nın bu yeni sınamalara cevap vermede yeterli olup olmadığı sorusu da yanıt bekliyor. Avrupa’nın içinde bulunduğu stratejik belirsizlik, belki de en net biçimde AB Savunma Komiseri Andrius Kubilius'un ocak ayında sunduğu teklifte kendisini göstermektedir. Kubilius, ABD'nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltmasını gerekçe göstererek 100 bin askerden oluşan kalıcı bir Avrupa gücü kurulmasını önermiştir.
Kasım 2025 tarihli genişleme paketinde yer alan değerlendirmeler, Türkiye'yi Karadağ, Arnavutluk, Ukrayna, Moldova, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova ve Gürcistan ile aynı düzlemde ele almaktadır. Ancak Avrupa Birliği, gelecekteki genişlemiş yapısıyla gerçek bir jeopolitik aktör olma iddiasındaysa, bu yaklaşımın artık sürdürülebilir olmadığını görmelidir. Türkiye'nin artan stratejik önemi, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkinin geleceği iki temel boyuta dayanmaktadır. Bir yanda bu süreç, Avrupa Birliği'nin kendine yeni bir rol tanımlama becerisine bağlıdır.
Türkiye, geçmişte jeopolitik dengelerdeki köklü değişimleri siyasi ağırlığını artırmak için ustalıkla kullanabilmiştir. Bugün ise bölgede çok daha kritik bir rol üstlenerek NATO içindeki konumunu daha da pekiştirmiş durumdadır. Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Ukrayna savaşına dair yürütülecek diplomatik müzakereler kapıdayken, Avrupa Birliği ve NATO’nun Türkiye ile yakın eş güdüm içinde hareket etmesi stratejik bir zorunluluktur.






