Çağımızın hastalığı olarak da bilinen kanser, Türkiye’de ve dünyada her gün pek çok insanı etkiliyor. Kanserin türüne ve yayılma derecesine göre de değişmekle beraber, en yaygın tedavi yöntemleri tümörün ameliyatla alınması, kemoterapi ve radyoterapi. Bu yöntemler tedaviyi daha etkin kılmak için genellikle tek başına değil kombinasyonlar halinde kullanılıyor. Örneğin bölgesel bir tümör ameliyatla çıkarıldıktan sonra vücutta kanser hücrelerinin kalmadığından emin olmak için hastalar sıklıkla radyoterapi görüyor. Ancak, kanser ortaya çıktığı bölgeden çevre lenf bezlerine ve vücudun diğer bölgelerine yayıldıysa, yani metastaz yaptıysa, ameliyat pek mümkün olmuyor. Kemoterapi ve radyoterapinin ortak noktası kanser hücrelerine dış etkenlerle hasar vererek bu hücrelerin öldürülmesini amaçlamalarıdır. Fakat bu tedavi yöntemleri yalnızca kanser hücrelerine spesifik değiller, yani vücuttaki sağlıklı hücreleri de etkiliyorlar ve bu da kanser tedavisi gören hastalarda pek çok yan etki olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca, bu yöntemler tedaviye direnç kazanan kanserlere karşı yetersiz kalabiliyor.

Peki kanserden kurtulmamızın başka bir yolu yok mu? Cevap, evet. Örneğin kanserle daha etkili şekilde savaşabilmek için CAR-T hücre terapisi, tümör infiltran lenfosit terapisi gibi vücudun kendi bağışıklık sistemini kanserle savaşmak için yeniden programlamaya dayalı hücresel tedavi yöntemleri geliştiriliyor. Son yirmi yılda özellikle bu yönde çalışmalar ivme kazanmakta ve başarılı sonuçlar elde edilebiliyor, ancak bu yöntemlerin de kendilerine özgü sınırlılıkları var. Örnek vermek gerekirse, bu tedaviler hastanın bağışıklık sisteminin istenmeyen düzeyde aktifleşmesine neden olabiliyor ve bu da hastanın ölümüne kadar varan ciddi sonuçlar doğurabiliyor.

Bu yazımızda kansere karşı mücadelemizde daha farklı bir yaklaşımı ele alacağız: Kanseri aç bırakmak! San Francisco, Kaliforniya'daki California Üniversitesi'nden (UCSF) Dr. Nadav Ahituv ve ekibi, Nature Biotechnology dergisinde 2025 yılı başlarında yayımlanan bir çalışmada, Adipoz Doku Manipülasyonu ve Transplantasyonu (AMT) adını verdikleri yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle, kanser hücrelerinin besin kaynaklarını hedef alarak tümör büyümesini baskılamaya yönelik umut vaat eden sonuçlar elde ettiler.

Araştırmacılar, fare modellerinde tümörün yanına implante ettikleri programlanmış adipoz (yağ) hücrelerinin, kanser hücreleriyle besin için rekabete girerek tümörün küçülmesine neden olduğunu gözlemledi. Ayrıca bu yöntemin, anjiyogenez üzerinde de baskılayıcı bir etkisi olduğunu belirttiler. Bununla birlikte, söz konusu olumlu etkiyi çalıştıkları meme, pankreas ve prostat kanseri modellerinin tümünde tutarlı bir şekilde kaydettiler.

Sonuç olarak, kanser hücreleri sağlıklı hücrelere kıyasla çok daha fazla glukoz ve yağ asidine ihtiyaç duyduğundan, besin eksikliğine karşı daha duyarlıdır. Bu nedenle, kanser hücrelerine ulaşan besin miktarını kısıtlamak, kanserle mücadelede umut vaat eden bir strateji olarak öne çıkmaktadır.

Dr. Ahituv ve ekibi, insanlardan alınan beyaz yağ hücrelerinde, normalde kahverengi yağ hücrelerinde aktif olan ancak beyaz yağ hücrelerinde ifade edilmeyen UCP1 genini, CRISPR aktivasyon yöntemiyle etkinleştirdiler. Böylece soğuk ortam gerektirmeksizin sürekli aktif kalan ve glukoz ile yağ asitlerini yüksek hızda metabolize eden bejleşmiş yağ hücreleri elde ettiler. Üç hafta sonunda yağ dokularını ve tümörleri çıkaran araştırmacılar, kullandıkları tüm kanser modellerinde, tedavi grubundaki tümör hacminin kontrol grubuna kıyasla %50'den fazla azaldığını gözlemledi.