Mustafa Özkent’in bu zamansız çıkışı aslında münferit bir tesadüf değildir; Batı müzik kamuoyunun 60’lar ve 70’ler Türkiye psychedelic rock/Anadolu Pop sahnesine duyduğu derin tutkunun doğal bir yansımasıdır. Erkin Koray’ın kendine özgü psychedelic denemelerinden Barış Manço’nun synthesizer hamlelerine, Özdemir Erdoğan’ın caz-funk deneylerinden Selda Bağcan’ın Batı festival sahnelerini kasıp kavuran o eşsiz bağlama-synth melezlemesine kadar uzanan bu küresel ilgi, bugün de tazeliğini korumaktadır.

18.10.2026 09:11

Giriş: 18.10.2026 09:11

Güncelleme: 18.10.2026 09:13

A- A A+

Serkan Fırtına

Türk popüler müzik tarihi, döneminde kıymeti bilinmemiş ancak yıllar sonra zamansızlığı tescillenmiş büyüleyici hikâyelerle doludur. Bu hikâyelerin en görkemlilerinden biri, hiç şüphesiz gitarist ve aranjör Mustafa Özkent’in 1973 yılında Grafson etiketiyle yayımladığı "Gençlik ile Elele" albümüdür. Yayımlandığı dönemde Türkiye’deki baskın "yabancı müzik hayranlığı" ve yerel piyasanın ilgisizliği nedeniyle hak ettiği karşılığı bulamayan, unutuluşa terk edilen bu çalışma; 40 yıla yakın bir sürenin ardından sınırları aşarak küresel çapta bir psych-funk fenomenine dönüştü.

Albüm, sadece zengin aranjmanlarıyla değil, Özkent’in stüdyodaki yenilikçi vizyonuyla da ayrışır. Canlı kayıt esnasında iki ayrı davulcuyu aynı anda stüdyoya sokup birine temel ritmi, diğerine ise atak ve soloları vererek kanallara ayrıştıran (stereo panlama) usta müzisyen, albüme olağanüstü geniş ve vurucu bir ritim hacmi kazandırmıştır. Anadolu ezgilerindeki komalı sesleri gitarında yakalayabilmek için enstrümanına ilave perdeler ekleyen Özkent; Silifke’nin Yoğurdu, Üsküdar’a Gider İken ve Zeytinyağlı Yiyemem gibi anonim motifleri sert funk ritimleri, caz armonileri ve kendine özgü gitar tonlarıyla adeta baştan yaratmıştır.

Mustafa Özkent’in bu zamansız çıkışı aslında münferit bir tesadüf değildir; Batı müzik kamuoyunun 60’lar ve 70’ler Türkiye psychedelic rock/Anadolu Pop sahnesine duyduğu derin tutkunun doğal bir yansımasıdır. Erkin Koray’ın kendine özgü psychedelic denemelerinden Barış Manço’nun synthesizer hamlelerine, Özdemir Erdoğan’ın caz-funk deneylerinden Selda Bağcan’ın Batı festival sahnelerini kasıp kavuran o eşsiz bağlama-synth melezlemesine kadar uzanan bu küresel ilgi, bugün de tazeliğini korumaktadır. Öyle ki bu tarihsel birikim; Gaye Su Akyol, Altın Gün ve Baba Zula gibi yeni nesil temsilcilerin dünya sahnelerinde fırtınalar koparmasına zemin hazırlamış, Doğu ile Batı’nın bu hibrit dilini evrensel bir müzik platformuna dönüştürmüştür.

Gençlik ile Elele’nin kaderi de tam olarak bu küresel merakın bir sonucu olarak değişti. 2000’li yılların başında İngiliz DJ ve koleksiyoncu Andy Votel, İstanbul’daki bitpazarı ve sahaf aramalarında bu kaydı keşfetti. Müziğin vizyonuna hayran kalan ve Özkent’i "Anadolu müziğinin Dr. Frankenstein’ı" olarak tanımlayan Votel, kurucu ortağı olduğu Finders Keepers Records etiketiyle albümü 2006’da Birleşik Krallık’ta yeniden bastı (reissue). Yurt dışı basınında çıkan eleştirilerde Özkent’in müziği Jimi Hendrix, Lalo Schifrin ve The Ventures gibi devlerle yan yana anıldı; hatta "Bu albüm 70’li yıllarda Güney Bronx’ta çıkmış olsaydı Özkent bu isimlerin tahtına ortak olurdu" yorumları yapıldı. Dalga dalga yayılan bu ilgi, 2015 yılında ABD’li Jackpot Records’ın albümü denizaşırı pazarda basmasıyla uluslararası "Top 10" listelerine kadar tırmandı. Bu küresel ilgi; Özkent’i Europalia, Le Guess Who? ve Babylon gibi sahnelerde, Belçikalı müzisyenlerden oluşan orkestrasıyla canlı performanslar veren bir dünya ustasına dönüştürdü.

Nitekim usta müzisyenin 2017 yılında yine BirGün Pazar’da Burak Abatay’a verdiği söyleşide "Dünya artık Türk sanatçılarına ilgi duymaya başladı" sözleriyle altını çizdiği bu uyanış; sanatçının Ocak 2025’te Londra’nın saygın müzik mabetlerinden Jazz Cafe Camden’da kariyerinin ilk İngiltere konserini vermesiyle en taze zirvelerinden birine ulaştı. Yarım asır önce kaydedilen bir albüm, böylece canlı bir dünya efsanesine dönüşme serüvenini bir kez daha taçlandırdı.

Albümün kazandığı bu kült statü, zamanla renkli bir şehir efsanesini de beraberinde getirdi: Mulholland Drive ve Twin Peaks gibi yapımların usta yönetmeni David Lynch’in bu albümün tutkulu bir hayranı olduğu iddia edildi. Ancak bu durum, albümü köşesinde öven aynı isimdeki İngiliz müzik yazarı David Lynch ile yaşanan tatlı bir isim karışıklığından ibaretti.

Mustafa Özkent’in, zamanında telif alamayıp yıllar sonra dünyada fırtınalar koparan albümü için ironik bir sitemle söylediği "1973’te yapıp yurt dışına hediye etmişiz" ifadesi; aslında Doğu’nun köklü birikimi ile Batı’nın dinamik formlarının, ileri görüşlü bir müzik zekasıyla buluştuğunda zamanın yıpratıcılığına nasıl direndiğinin en somut göstergesi. Yıllar sonra ortaya çıkan arşiv kayıtları ve canlı performans görüntüleri ise bu müziğin zamana meydan okuyan enerjisini bugün bile tüm canlılığıyla hissettirmeye devam ediyor.