İnsan aklının iyiden iyiye köksüz kalıp “yatay zekâ” ya evrilmekte ve yapay zekâya devredilmekte olduğundan kuşku duyuyorum.

Son yıllarda yaşanılanlar, mesela pandemi, yüzlerce yılda kurduğumuz şeylerin nasıl eften püften olduğunu, Avrupa’nın göbeğindeki ve Ortadoğu’daki savaşlar zorbaların hükmünü ve güya uygarlığın bekçisi kurum ve kuruluşların zorbalar karşısında diz çöküşünü gözümüze soktu. Kimsesiz ve güvencesiziz. Ama işte insan olduğumuzu hatırlatan bilim ve edebiyat, hatta bir nebze barış dahi podyumdaydı ve bu teskin ediciydi.


Güney kutbunda yerin dibine doğru bir delik açarak, bir buz küpünde nötrinoların izini süren bilim insanı Francis Halzen diyor ki; “Herkesin yürümediği bambaşka bir yol yürüdük, bambaşka bir yol yürürseniz daima bir şey keşfedersiniz”

Evrenin sürekli yolladığı mühürlü mektupları almak için gökyüzüne başka türlü, yer altındaki derin bir karanlıktan ve buzdan bir evren teleskobuyla bakmışlardı.

“Muhtemelen pek çok insan daha bunu düşündü ama vazgeçti, doğal buzun optik özellikleri hakkında fikrim olsa muhtemelen ben de vazgeçerdim” diyor Halzen. İmkânsızın kapısında durmamış, imkânsız olduğu konusunda bir fikri yokmuş.

Kırk yıl süren, umut dolu bir inatla mRNA’yı bulan ve 2023 yılında Nobel’i alan Kariko’da immunolog olan ortağını bulunca çalışmalarının neden hızlandığını şöyle açıklıyordu: “Benim İmmünoloji bilgim yoktu” Bu alçakgönüllülük olmadan, buluş ve sonuç şehvetine kapılarak yeni bir şey bulunmaz, bilinmeyenin gizi açılmaz.

Fizik benim alanımdan kilometrelerce uzakta olsa da 82 yaşında gelen ödülle taçlanan yarım yüzyıllık bu yolculuk, bu heves, yolculuğa eşlik eden akıl ve naiflik, bu dürüstlük ve merak beni büyülüyor.

Astrofizikte çağ değiştireceği açık olan bu bilimsel macerayı Ursula K.Le Guin’in bilimkurgu romanlarına yerleştiriyorum. Mesela şöyle başlıyor: “Halzen, dedektörünü evrenin en ıssız, dondurucu ve zorlu yeri olan Güney Kutbu’ndaki buz tabakasının içine kurdu ve evrenin en derinlerinden gelen mektupların yolunu gözlemeye başladı…” Gökyüzüne hiç gözümüzün ötesinde bakmamıştık.

Ursula’da kitaplarındaki düşünce deneyleriyle bizi düşüncelerimizin ötesine, büyülü düşsel evrenlere taşır. Şöyle sürüyor: “Mektuplardan ilkini elleri titreyerek alırken, içinden çıkan ilk hayalet parçacığa Edi, sonra karşılaştığına Büdü ismini koyuyor ve tam yarım yüzyıl bekledim bu anı “diye fısıldıyor.

Gerçekten de buz küpündeki gözlemci ekip nötrinolara, Susam Sokağındaki karakterlerin isimlerini vermiş. Bu da düşselken hakikat olan bir düşünce deneyi değilse ne?


Bu yıl, Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü de beyine bambaşka bakmamızı, haritalamamızı mümkün kılacak “optogenetik” buluşuna veriliyor. Her şey, 25 yıl önce, 2000’li yılların başlarında araştırıcılardan ikisinin ışığa doğru yüzen bir su yosununda, ışığa duyarlı bir proteini keşfetmesiyle başlıyor. Nörobilimci Michael Häusser "Bu, temel bilimden beklenmedik keşiflerin nasıl ortaya çıkabileceğinin bir örneği. Bence oldukça güzel bir hikâye" diyor.

Bir yosunun ışığa doğru yüzmesini gözleyen meraktan, beyni daha önce hiç olmadığı gibi çalışarak aydınlatmaya varan yolculuk. Optogenetik, beyni eskiden sadece hayalini kurabildiğimiz bir şekilde haritalama fırsatlarını sunuyor. Su yosunun ışığa yönelimini sağlayan proteinin genetik kodları taşıyıcı virüsler aracılığıyla belirli nöronlara entegre ediliyor. Böylece fiber optik kablolar yardımıyla beyne gönderilen milisaniyelik lazer ışıkları, yalnızca o hedef hücreleri açıp kapatabiliyor.

Zihin ve bilinç arasındaki devasa sis perdesi tarihte ilk kez bu kadar net bir çözünürlükle aralanıyor. Bu buluş elbette en çok sinirbilimcileri ama hepimizi heyecanlandırıyor. Görme bozukluklarında, kalp pili uygulamalarında, sağlıklı beynin fonksiyonlarının daha iyi anlaşılmasında, depresyon, şizofreni, Parkinson ve Alzheimer gibi durumların aydınlatılmasında önemli bilgiler sağlayacak.

Ekipteki Karl Deisseroth aynı zamanda bir psikiyatrist. 2005 yılında buluşla ilgili ilk makaleyi okuyan bir beyin cerrahı tarafından konulmuş olan şu not, yalnızca buluşun önemi ve sürecine değil hem bilim insanı öngörüsüne ve merakına hem de klinik ilgi ile temel bilimlerin görüşmesine buluşmasına dair: "Optogenetiğin sinirbilim üzerinde benzeri görülmemiş bir etkiye sahip olacağını hemen anladım çünkü bu, neredeyse tüm sinirbilimcilerin bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir şekilde beklediği bir teknolojiydi."

Beyin aydınlanıyor. Bellek aydınlanıyor. Psikiyatrik ve bilişsel hastalıklar aydınlanacak ve daha yönlendirilmiş tedavilere kavuşacak. Hatta davranışlarımız, duygularımız ve anılarımız ile ilişkili olan beyin devreleri aydınlanacak.


Bu yıl kimya ödülünün verildiği buluş, yaşamın simetriyi nasıl kırdığına ilişkin gizemi çözdü. Bu da en az yüzyıllık bir hikâye ve araştırmacılardan Henri Kagan 95 yaşında.

Yaşamın, bugün çözülen asimetri gizeminin 1800’lerin sonunda Pasteur tarafından şarap üretimi sırasında keşfedilip ortaya konulduğunu da anımsatalım.

Bilim bulmak değil, bilmek arzusuyla yola çıkılan, o bilgiler bütününe yöntemsel süreçlerle erişen döngüsel ve disiplinli bir süreçtir. Evrenin, doğanın, insanın gizlerini bilinir kılmak ister. Edebiyatla da benzer aslında. Ama bilim gizi bilinir kılmak ister, edebiyatsa "gizi” öylece kapısından içeri alır. İnsanlık düşlediği şeylere yalnızca bilim ve sanatla kavuşuyor. Ve biz insan kalmak için hem sanata hem bilime muhtacız. Bir bilim insanı olarak bilimin buluşlarından müthiş bir heyecan duyuyorum bir yandan. Bir yandan da aklım, insanın yüzlerce yıldır yoksunluk hissiyle fitillenen merakında, bilmediklerinin gizemiyle büyülenip yarattıklarında.

Ya her şeyi bilinince beni büyüleyen tüm yaratım ve sanat yaşamın gölgesinde kalırsa. Şu film geliyor aklıma; Lekesiz Bir Zihnin Sonsuz Günışığı/Eternal Sunshine of Spotless Mind

Her şeyi bilecek ve tümüyle özgürleşecek olmak yani lekesiz bir beyin fikri beni ürpertiyor. Işık sinyaliyle beyni kontrol etmek, karanlıktan gelen nötrinolarla evreni yeniden haritalamak daha çok bir psikolojik bir bilimkurgu romanı okumak gibi.

Bilinenlerin kesinliğini sona erdiren, dünyadan öte evreni keşfe çıkan bilim insanları en az buluşları kadar ilgimi çekiyor. Ortak özellikleri sabır, disiplin, istenç ve aramaya bilmemeyi, kaybolmayı kutsayarak başlamak.


Tüm umutsuz zaman yılgınlıklarımda, dünyayı pandemi belasından kurtaran, mRNA ‘yı bulan Kataline Kariko’nun kişisel hikâyesini anımsıyorum. Bir kadın, bir göçmen, bir inat ve umut hikâyesi. “Her şey bir öğrenme sürecidir” diyor.

Onun mRNA’ya olan sarsılmaz inancı dünyaya bir Kovid-19 aşısı sağladı. Nobel ödüllerinin ilk verilmeye başladığı 1901 yılından beri bu ödülü alabilen az sayıda, ödül alanların %4’ü, kadından biri o.

Bu ödüllerle öne çıkan buluşlar bize yakın gelecekteki bilimin nasıl şekilleneceğini de gösteriyor. Bilim düşlerimizi gerçekleştirecek olan ama gerçekleştirebilmesi için politikaya bulaşması, kamuya anlatması ve buluşlarının ahlaki rotasının da sorumluluğunu alması gerekiyor.

Belki de yeni bir raporla ilan edilen, yirmi birinci yüzyılda insanlık için katastrofik olabilecek on yedi tehdit arasında, insanlığı yok edebilme potansiyeli taşıyan ikisinin bir zamanlar en önemli iki bilimsel buluş; Yapay Zekâ ve Nükleer Savaş, olduğunu anımsatmanın tam sırasıdır şimdi.