Prof. Dr. Uğur BATI
Açıkça söyleyelim. Bugünün insan tipi, “inanmaya ve meyletmeye” hazır bir insan tipidir. Bu insanlar, birtakım inançları, gerçekçi ve tutarlı oluşları yüzünden değil, bu inançların sırf kendilerinin topluma daha iyi bir şekilde intibakını sağladığı için benimseyen insanlardır. Adeta gönüllü beyin yıkanmasına eğilimlidirler.
Şu beyin yıkama meselesine bakalım. Fillerin nasıl eğitildiğini hiç duydunuz mu? Fil daha yavruyken kalın bir zincirle direğe bağlanıyor. Önceleri kaçmaya çalışıyor ama gücü yetmediği için ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabiliyor ne de direği yerinden oynatabiliyor. Fil yavrusu ayağındaki zincirle büyüyor ve kaçamayacağını kabulleniyor. Bir anlamda zihnindeki özgürlük kavramını yitirmiş oluyor. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülüyor ve yerine konulan ince bir halatla, birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanıyor. Filler bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalıyor çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanıyor. Bu durum, psikolojide negatif bir yeti olan öğrenilmiş çaresizlik türü davranışı örnekliyor.
Zihin kontrolüne ilişkin çalışmaların modern bilimde yaklaşık 80 yıllık tarihi bulunur. Özellikle ABD’de CIA ile birlikte yürütülen çalışmalardan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan donanması tarafından yürütülen Chatter Projesi’dir. Daha sonra başlayacak Artichoke Projesi adı altında yürütülecek olan Bluebird Projesi’nden de bahsetmeliyiz. Bu iki projede hipnoz yoluyla insan hafızasının yönetilip yönetilemeyeceğine, hafızanın silinip silinemeyeceğine bakılmıştır.
Söylentilere bakıldığında, dünya üzerindeki pek çok ülkenin esirler üzerinde yapılan çoklu “beyin yıkama” ve propaganda faaliyetlerinin mevcut olduğu iddia ediliyor. Kore Savaşı sırasında Çinlilerin ideolojik üstünlük kurduğu ABD’liler, beyin yıkama faaliyetlerini “icat edip”, onu laboratuvara sokmuşlardır. Amaç, tüketici nörobiliminin bugün sahip olduğu ticari vizyonun ideolojik yansımasıdır; insan beyninin sırlarını çözmek ve insan zihinlerini kontrol etmek.
Bugün Batı bilimi de zihnimizin normal çalışma düzeni dışında sezgiye dayalı bir içeriği olduğunu kabul ediyor. Sezginin, bilincin ve zekânın birleşimiyle, zihinsel kontrol sağlayan bireylerden bahsediyoruz. İnsanlar doğuştan gelen ve daha sonra çevresel faktörlerle de zenginleşen farklı bir filtreleme kullanıyorlar. Bu zihinsel mekanizma, derinlik ve şüphecilik üzerine kurulmuş bir yapı. Merak duygusunu içerdiğinden, ilerlemeye yönelik katkıda bulunuyor.
Umut, yoksun olmamız halinde yüklenilmesi olanaksız hale gelebilecek sayısız hedefimizin peşinde koşmamızı sağlayan motordur. Bu yüzden umut, halka satılan değerli bir varlıktır. Yaşlanmak, ölüm, tek eşli ilişkilerde ortaya çıkabilen cinsel bıkkınlık gibi kabul edilmesi zor gerçekler vardır. Şimdiye dek tasarlanan en başarılı ürünlerin ve savunulmuş ideolojilerin çoğu bizi bu gerçeklerin var olmadığına ikna etmeye çalışır. Umut ise tüketimi tetikler.
Bilim insanları yıllardır insanlar seçim yaparken beyinlerinin, algılarının nasıl çalıştığına ilişkin çalışmalar yapıyor. İnsan kendindeki değişime karşı bile kördür. Bu “körlük” içinde beyin, yaptığı seçimleri savunma telaşına giriyor. Nörobilim ilkelerine göre “Otomatik beyin, kısa yoldan cevaplar bulup seçimlerimizi kolaylaştırmak için devreye giriyor.”
Yazıyı bitirelim. Kendinize çok iyi bakın ama uzaktan bakın. Çünkü ne kadar yakından bakarsanız o kadar az görürsünüz... Ve unutmayın ki Jung’un söylediği gibidir; “Psikolojimizde bize direnen her şey ya bir tanrıdır ya da şeytandır. Çünkü arzularımıza uymazlar ya da bizi dışarıya karşı görünür kılarlar.” (Carl Gustav Jung, Rüya Analizleri)




