Çocukluğumuzdan bu yana ülkenin sorunlarını düşünüyorum.
Sağ-sol tartışmalarıyla büyüdük. Örtülü-açık ayrımıyla birbirimizi sınıflandırdık. Dayıların, kabadayıların, dokunulmazların ve güçlülerin arasında adalet aradık. Bir gün dış güçlerden, ertesi gün iç güçlerden söz ettik. Tehditlerin isimleri değişti, korkuların adresleri değişti ama bir türlü birbirimizden korkmadan yaşamanın yolunu bulamadık!
Sanki bu ülkede herkesin huzur içinde yaşayabilmesi için mutlaka birilerinin susturulması, birilerinin geriletilmesi, birilerinin hayatın dışına itilmesi gerekiyormuş gibi davrandık.
Siyaset de çoğu zaman bu korkuların etrafında şekillendi. Seçmen, kendisini daha iyi yaşatacağını düşündüğü bir programa destek vermekten çok, kendisini korkuttuğu söylenen diğerlerinden korunmak için taraf seçmeye yöneldi/zorlandı…
Böylece siyaset, ortak hayatımızı güzelleştirmenin aracı olmaktan çıkıp “birbirimize karşı sığındığımız bir kaleye” dönüştü.
Oysa insanın en temel ihtiyacı, kendisine benzeyenlerle aynı ülkede yaşamak değil; kendisine benzemeyenlerle de korkmadan yaşayabilmektir.
Bir ülkede huzur, herkesin aynı düşünmesiyle değil, farklı düşünenlerin birbirlerinin varlığını tehdit olarak görmemesiyle mümkündür.
Birimizin varlığı, diğerinin yokluğu için gerekçe olmamalıdır.
Bir insanın inancı, başka bir insanın korkusu hâline gelmemeli. Birinin inançsızlığı, diğerinin düşmanlık gerekçesi olmamalı. Birinin giyimi, diğerinin öfkesiyle karşılaşmamalı. Birinin siyasi tercihi, diğerinin gözünde onu haklarından mahrum bırakacak bir kusura dönüşmemeli.
Çünkü insanın hakkı, çoğunluğun hoşuna gitmesine bağlı değildir.
Yaşam hakkı, yalnızca hayatta kalma hakkı değildir; korkutulmadan, tehdit edilmeden, kimliğinden dolayı hedef gösterilmeden yaşayabilme hakkıdır.
Masumiyet hakkı, yalnızca mahkeme salonlarında hatırlanacak bir hukuk ilkesi değildir. Bir insan hakkında hüküm vermeden önce onu dinleme, suçlamayı kanıtın yerine koymama ve siyasi kanaatlerimizi adaletin önüne geçirmeme sorumluluğudur.
Bugün bir insanın suçlanırken masumiyetini unutuyorsak, yarın kendi hakkımızı savunurken hangi adalet duygusuna sığınacağız?
Kirlenmeme hakkı da yalnızca çevrenin, suyun ve toprağın kirletilmemesiyle sınırlı değildir.
İnsanların onurunun, itibarının ve ortak hayatımızın da kirletilmemesi gerekir. İftiranın siyaset dili, hakaretin toplumsal ilişki, düşmanlaştırmanın seçim stratejisi hâline geldiği yerde hepimizin yaşadığı ortak dünya kirlenir.
Üstelik bu kirlilik, yalnızca hedef alınan insanın hayatını karartmaz. Bizi de başkasının acısına duyarsızlaştırır; haksızlığı, kendi tarafımıza dokunmadığı sürece önemsiz görmeye alıştırır.
Bir gün bir insanın hakkı çiğnenirken sessiz kalırız. Ertesi gün aynı haksızlık kapımızı çaldığında sesimizi duyuracak kimse bulamayız.
Çünkü haklar, yalnızca kendimiz için istediğimizde değil, başkası için de savunduğumuzda güvencededir.
Fırsat eşitliği de aynı anlayışın parçasıdır. Bir insanın geleceği, hangi ailede doğduğuna, kimin yakını olduğuna, hangi siyasi çevrede bulunduğuna ya da hangi kapıyı çalabildiğine göre belirlenmemelidir. İnsanlar emekleriyle, yetenekleriyle ve liyakatleriyle ilerleyebilmelidir.
Devletin görevi, birilerini diğerlerine üstün kılmak değil; herkesin hakkını arayabileceği, emeğinin karşılığını alabileceği ve geleceğini korkmadan kurabileceği adil bir zemin oluşturmaktır.
Bunun için yalnızca kanunların varlığı yetmez. Kanunların herkese eşit uygulanacağına dair toplumsal güven de gerekir.
Peki, neden birbirimizden bu kadar kuşkulanıyoruz?
Belki de her siyasi ve toplumsal kesim, kendi güvenliğini diğerinin güçsüzlüğünde aramaya alıştığı için olabilir mi?
Bir taraf iktidarı kaybettiğinde hayat tarzının tehdit edileceğinden korkuyor. Diğer taraf söz sahibi olduğunda yıllarca dışlanacağını düşünüyor. Bir başkası inancının, kimliğinin ya da düşüncesinin kendisini ikinci sınıf vatandaş hâline getireceğinden endişe ediyor.
Bu korkuların her birinin gerçek hayatta karşılığı olabilir. Ancak çözüm, bir kesimin korkusunu başka bir kesime yaşatmak değildir.
Çözüm, hiç kimsenin haklarını bir başkasının insafına bırakmamaktır.
İktidar değiştiğinde insanların temel haklarının değişmeyeceğini, çoğunluk değiştiğinde adaletin taraf değiştirmeyeceğini, devletin kapısına giden vatandaşın kimliğine göre değil, hakkına göre muamele göreceğini güvence altına almaktır.
Siyasetin asıl başarısı, kendi taraftarlarına ne kadar güç kazandırdığıyla değil, kendisine oy vermeyen insanların da kendilerini ne kadar güvende hissettiğiyle ölçülebilmelidir.
Çünkü devlet, yalnızca kendisini destekleyenlerin değil, sınırları içinde yaşayan herkesin devletidir.
İşin daha da düşündürücü tarafı şu: biz, takvada yarışmayı öğütleyen bir dine iman ettiğimizi söylüyoruz. Takvanın insanı üstünlük taslamaktan uzaklaştırması, vicdanını güçlendirmesi ve başkasının hakkına karşı daha dikkatli kılması gerekmez mi?
Öyleyse neden inançlarımız bazen birbirimize duyduğumuz kuşkunun gerekçesine dönüşüyor?
Neden aynı kıbleye yönelen insanlar, birbirlerinin niyetlerini okumaya; birbirlerini inanç üzerinden yargılamaya; birbirlerinin varlığını bir iktidar mücadelesinin meselesi hâline getirmeye bu kadar hevesli?
Takvada yarışmak, başkasının imanını tartmak değildir. İnsanın kendi vicdanını, kendi adaletini ve kendi davranışlarını sorgulamasıdır.
Bir başkasının hakkını çiğneyerek üstünlük kazandığını düşünen insan, gerçekte neyi kazanmıştır?
İktidarın, makamın ve yönetimin bir gün el değiştireceğini biliyoruz. Bugün güçlü olan yarın muhalefette, bugün muhalefette olan yarın yönetimde olabilir. Fakat yönetim değişse bile adalet duygusu yerleşmemişse, yalnızca haksızlığın yönü değişir.
Bir zamanlar kendisini dışlanmış hissedenlerin, güç kazandıklarında başkalarını dışlaması; adalet isteyenlerin, iktidara geldiklerinde kendileri için ayrıcalık talep etmesi, toplumun değiştiğini değil, yalnızca güç sahiplerinin değiştiğini gösterir.
Oysa bizim ihtiyacımız olan şey, sıranın kime geleceğini beklemek değil, kim gelirse gelsin kimsenin temel haklarının tehlikeye girmeyeceği bir düzen kurmaktır.
Ben artık ülkemin insanlarının birbirine benzemesini istemiyorum. Aynı siyasi partiye oy vermelerini, aynı hayat tarzını benimsemelerini, aynı inancı aynı biçimde yaşamalarını da beklemiyorum.
İstediğim çok daha basit, fakat bir o kadar önemli; hepimizin birbirimizden korkmadan yaşayabilmesini istiyorum.
Bir çocuk, ailesinin siyasi görüşü yüzünden geleceğinden endişe etmesin. Bir genç, inancı ya da inançsızlığı nedeniyle kendisini saklamak zorunda kalmasın. Bir vatandaş, hakkını ararken karşısındakinin makamından, yakınlarından ya da siyasi gücünden korkmasın. Bir insan, yalnızca kendisi gibi düşünmeyenlerin arasında yaşadığı için kendisini tehdit altında hissetmesin.
Ve hiçbir siyasetçi, bir başkasına duyulan korkuyu kendi iktidarının sermayesine dönüştürmesin.
Çünkü korkuyla kazanılan destek, güvenle kurulan bir toplumun yerini tutmaz.
Geleceğe bırakacağımız en büyük miras, kimin kimi yendiği değil; birbirimizi yenmek zorunda kalmadan yaşayabileceğimizi gösterebilmemizdir.
Belki de artık çocuklarımıza, hangi tarafta durmaları gerektiğini öğretmekten önce, haksızlık karşısında nerede durmaları gerektiğini öğretmeliyiz.
Kime benzeyeceklerini değil, nasıl bir toplumu inşa edeceklerini konuşmalıyız.
Kimin kazanacağından önce, kazananın da kaybedenin de hangi haklara sahip olacağını düşünmeliyiz.
Çünkü bir ülke, insanlarının birbirine duyduğu korkuyla yönetilebilir; ama o korkuyla huzurlu, adil ve güçlü bir gelecek kurulamaz.
Defalarca ve yıllarca yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuç şu; birbirimizi yok ederek değil, birbirimizin varlığını güvence altına alarak huzur içinde yaşayabiliriz.




