Atahan UĞUR

Fransa'da öğrencilerin başlattığı ve toplumsal tabanı genişlemeye devam eden eylemler birinci ayını tamamlarken, hükümet tüm baskılara rağmen isyanı söndüremiyor. Ülke genelinde yüksek fiyatlar ve sosyal haklardaki gerilemeye karşı 17 Ekim’de düzenlenen protestolarda öğrencilerle Sarı Yelekliler, sendikalar ve işçiler birleşti.

Geçtiğimiz aydan bu yana sokakları terk etmeyen gençler, mevcut taleplerini genişletip derinleşen krizlere karşı toplumun geniş kesimleriyle birleşerek yeni bir mücadele dalgası yarattı. Hükümetin okulları tatil etmekten polis şiddetine ve medya manipülasyonlarına kadar başvurduğu birçok hamleye karşı gençlik, direnişini büyüterek sürdürdü.

Geçen ay Paris’in yoksul kuzey banliyölerindeki okullarda başlayan protestolar, kısa sürede eşitsizliğe, yetersiz kamu harcamalarına ve düşen yaşam standartlarına karşı ülke çapında bir hareketliliğe dönüşmesini sağladı. Sendikaların yaptığı çağrıyla da birleşen bu dalga, bütüncül bir sistem eleştirisi halini aldı.

Bu hareketin geldiği noktayı, mevcut siyasete duyulan güvensizliği ve sokakta aranan çözümün yapısını Fransa ve Belçika’dan üç üniversite öğrencisi Hugo Brochard, Victor Carpentier ve Jonathan Barani BirGün’e değerlendirdi.

TALEPLER GENİŞLİYOR

Hareketin başlangıçtaki sınırlarını aşarak toplumun geniş kesimlerine yayıldığını belirten Université de Corse öğrencisi Hugo Brochard, enflasyonun satın alma gücünü düşürmesine ve yaşam koşullarının kötüleşmesine dikkat çekerek şu ifadelerde bulundu:

"Hareket geçtiğimiz bir ay içinde devam ettikçe talepler de kayda değer ölçüde genişledi. Başlangıçta belirli talepler etrafındaki bir seferberlik gibi görünebilecek olan isyan, giderek hükümet politikalarına ve sosyal eşitsizliklere yönelik daha geniş bir itiraza dönüştü. Hareketin başlamasının üzerinden artık bir ay geçti ve iktidarın kendi gündemini dayatma, seferberliği küçümseme veya anlamını saptırma girişimlerine rağmen hareket hızını kaybetmedi. Aksine başta işçiler, çiftçiler, itfaiyeciler ve daha geniş anlamda kamu çalışanları olmak üzere toplumun farklı kesimlerine ulaşmayı başardı. Taleplerin genişlemesi, özellikle yaşam ve çalışma koşullarının kötüleşmesiyle ilişkili. Enflasyon satın alma gücünü önemli ölçüde azaltırken, ücretler artık artan yaşam maliyetini karşılamaya yetmiyor. Bu durum, başta öğretmenler olmak üzere belirli kamu hizmeti mesleklerini etkiliyor. Toplumda bu meslek giderek daha az cazip hale geldi. Dolayısıyla ücret meselesinin ardında, kamu hizmetlerine ve onları çalışır kılan kişilere verilen değer sorusu yatıyor."

SİYASİ AYRICALIKLARA KARŞI ADALETSİZLİK İSYANI

Vatandaşlardan beklenen fedakarlıkların adil dağıtılmadığını vurgulayan Hugo Brochard, milletvekili maaşları ile halkın maddi zorlukları arasındaki eşitsizliğe işaret ederek şu ifadelerde bulundu:

"Özellikle milletvekili maaşlarına yönelik eleştiriler aracılığıyla siyasi ayrıcalıklara karşı bir tepki mevcut. Nüfusun bir kesimi için, günlük hayatta karşılaşılan zorluklar ile siyasilerin maddi durumları arasında büyüyen bir uçurum var. Bu algı bir adaletsizlik duygusunu besliyor: Vatandaşlardan fedakarlık yapmaları istenirken, fedakarlıkların adil bir şekilde dağıtılmadığı hissi oluşuyor."

ÖĞRENCİNİN YAŞAM STANDARTI HİÇE SAYILDI

Üniversite yemekhanelerindeki krize değinerek öğrencilerin yaşam koşullarındaki değişimi vurgulayan Hugo Brochard, üç avroluk yemek fiyatının ve düşen porsiyon kalitesinin yarattığı sorunları anlatarak şu ifadelerde bulundu:

"Bildiğiniz gibi talepler en başından beri öğrencilerin yaşam koşullarını da kapsıyordu. Üniversite yemekhanelerinin durumu da bu sorunun en somut örneği. Beslenme, sınırlı kaynaklara sahip olan öğrenciler için giderek zorlaşan bir harcamaya dönüştü. Böylece üç avroluk yemek fiyatı önemli bir mesele haline geldi. Tabii sorun yalnızca fiyatla sınırlı değil. Yemeklerin kalitesi de düştü, bazı üniversite yemekhanelerindeki yoğunluk ise giderek uzayan kuyruklara yol açtı. Bu durum karşısında, sunulan veya erişilebilen yemek sayısını sınırlandırmayı amaçlayan önlemler de öğrencilere dayatılan yeni bir kısıtlamaya dönüştü.”

YABANCI ÖĞRENCİLERE KISITLAMALAR VE EŞİTSİZLİK

Avrupa Birliği (AB) dışından gelen öğrencilerin sosyal yardımlara erişiminde yaşanan zorluklara değinen Université Catholique de Lille’de öğrenci olan Victor Carpentier ise eşit muamele ilkesinin zedelendiğini belirterek şu ifadelerde bulundu:

"Tüm bu taleplerin yanında, sosyal yardımlar meselesi çok önemli. Özellikle CAF’ın (Aile Yardım Fonu) bazı yardımlarına erişim kısıtlamalarından etkilenen Avrupa Birliği dışındaki yabancı öğrenciler için yaşam koşulları çok zorlaştı. Bu yardımların kısıtlanması, barınmadan beslenmeye ve eğitim masraflarına kadar zorluk yaşayan arkadaşlarımızın güvencesizliğini arttırdı. Ayrıca bu durum, uyruklarından bağımsız olarak öğrenciler arasındaki eşit muamele ilkesini zedeledi."

KAMU POLİTİKALARI KİMİN YARARINA YÜRÜTÜLÜYOR?

Hareketin giderek daha siyasi bir boyut kazandığını ifade eden Victor Carpentier, bütçe önceliklerinin ve ekonomik düzenin topyekûn tartışmaya açıldığını söyleyerek şu ifadelerde bulundu:

"Böylece talepler artık sektörel isteklerle sınırlı kalmadı. Ekonomik ve sosyal düzenin, bütçe önceliklerinin ve kurumların işleyişinin daha bütüncül bir şekilde sorgulanmasına doğru evrildi. Harekete daha siyasi bir boyut kazandıran da tam olarak bu genişlemedir. Acil taleplerin ötesinde artık nasıl bir toplum modeli inşa etmek istediğimiz ve kamu politikaları kimin yararına yürütülüyor gibi sorular kendini gösteriyor."

MEVCUT SİYASETE GÜVENSİZLİK

Mevcut siyasi sistemin haklı isyanlara yanıt üretmekte yetersiz kaldığını belirten Victor Carpentier, Sarı Yelekliler döneminden bu yana biriken hayal kırıklığını aktararak şu ifadelerde bulundu:

"Mevcut siyasi sistemde kendimi bulmakta giderek daha fazla zorlanıyorum. Birkaç yıldır ve özellikle Sarı Yelekliler hareketinden bu yana, toplumsal hareketlenmelerin dile getirilen talepler düzeyinde siyasi yanıtlar almakta yetersiz kaldığı hissine kapılıyorum. Gösteriler sürmeye devam ediyor, vatandaşlar harekete geçiyor ve talepler dile getiriliyor ancak bu durum zorunlu olarak somut değişikliklere dönüşmüyor. Bu vaziyet giderek bir çaresizlik duygusu yaratıyor. Eğer siyasi kararlar halkın itirazına büyük ölçüde kapalı kalmaya devam edecekse, harekete geçmenin ne anlamı var?"

TOPLUMSAL KUTUPLAŞMA VE MEDYANIN ROLÜ

Belçika'nın Fransızca konuşulan Valonya bölgesindeki yükseköğretim kurumu EPHEC’te öğrenim gören Jonathan Barani, Fransız toplumundaki yapay bölünmelerin ve medyanın eylemlerin arkasındaki gerçeği gölgelediğini vurguladı. Victor Carpentier, ortak sorunların manipüle edildiğini dile getirerek şu ifadelerde bulundu:

"Bana öyle geliyor ki Fransız toplumu giderek daha güçlü bir kutuplaşmadan geçiyor. Siyasi tartışmalar, bazen aşılamaz hale gelen karşıtlıklar etrafında yapılanıyor. Bireyler, ortaklaşabilecekleri maddi sorunları fark etmek yerine, kendilerini karşıt kamplara ait olarak görmeye teşvik ediliyor. Oysa durumları farklı olsa bile işçilerin, öğrencilerin, kamu görevlilerinin veya güvencesiz kişilerin karşılaştığı zorluklar ortak nedenlere dayanıyor. Medyaların bu kutuplaşmadaki rolünün de sorgulanması gerekiyor. Medyanın bir grubun elinde toplanması ve belirli yayın çizgilerine tanınan alan, eylemlerin kamuoyuna sunuluş biçimini etkiliyor. Bir gösteri esas olarak çatışmalar, aksamalar veya eylemciler arasındaki bölünmeler açısından ele alındığında, sosyal ve siyasi taleplerin ikinci planda kalma riski doğuyor. Bu durumda, katılımcıları neyin bir araya getirdiğini ve neden harekete geçtiklerini anlamak daha da zorlaşıyor."

HALK HAREKETİ SOMUT KARARLARA NASIL DÖNÜŞÜR?

Mevcut medyatizasyonun ve siyasal söylemin toplumsal muhalefeti nasıl zayıflattığına dikkat çeken üniversite öğrencisi Jonathan Barani, herkesin kendi tikel çıkarlarına hapsedilmesinin tehlikelerini anlatarak şu ifadelerde bulundu:

"Burada, toplumsal itirazı parçalamaya katkıda bulunabilecek bir mekanizma görüyorum. Toplumun farklı kesimleri arasındaki bölünmeler, nihayetinde ortak talepleri savunma kapasitelerini zayıflatıyor. İster işçi, ister öğrenci, ister kamu görevlisi ya da çiftçi olsun, eylemler daha geniş dayanışmalar inşa etmeyi sağlayabilecekken herkes kendi tikel çıkarlarına havale edilebilir. Bu parçalanma pratikte statükonun korunmasına yaratabilir, zira bölünmüş bir muhalefetin değişiklikleri dayatmak için daha az imkânı bulunur. Yine de bu kutuplaşmanın mutlaka bir devrimi engellemeyi amaçlayan koordineli bir stratejiden kaynaklandığını öne süremem. Bu duruma katkıda bulunan siyasi, ekonomik ve medyatik mekanizmaları ve bunların hizmet edebileceği çıkarları sorgulamanın daha yerinde olduğunu düşünüyorum. Asıl soru, halk hareketlerinin kolektif güçlerini somut siyasi kararlara dönüştürmekte neden bu denli zorlandığını bilmektir."

DAYANIŞMA İHTİYACI VE SOL ÖRGÜTLERİN ROLÜ

Toplumsal itirazı bölen mekanizmalara karşı ortak bir mücadele hattı kurulması gerektiğini savunan Jonathan Barani, komünist ve sendikal örgütlerin tarihi sorumluluğuna işaret ederek şu ifadelerde bulundu:

"İşte bu yüzden, toplumsal hareketin farklı unsurları arasında dayanışma biçimlerini yeniden inşa etmenin gerekli olduğuna inanıyorum. Komünist, Leninist, sendikal ve işçi örgütlerinin bu dinamikte oynayacak bir rolü olduğunu düşünüyorum. Bu örgütler, sektörel bölünmeleri aşarak ve geniş kitleleri bir araya getirebilecek talepler formüle ederek kolektif bir seferberliğin inşasına katılabilmelidir. Mesele yalnızca tikel çıkarları savunmak değil. Sosyal adalet, zenginliğin yeniden bölüşümü, işte haysiyet ve demokrasi meselelerini tartışmanın merkezine yeniden yerleştirmektir."

SİYASETİ YENİDEN SAHİPLENMEK

Çözümün yalnızca seçim sandıklarını beklemek olmadığını ifade eden Jonathan Barani, vatandaşların kurumlara olan güveninin aşınmasına karşı yeni bir kolektif güç inşasının şart olduğunu vurgulayarak şu ifadelerde bulundu:

"Mevcut siyasi sistemin bu isyana bir yanıt verme kapasitesine sahip olup olmadığı ise belirsizliğini koruyor. Teoride, demokratik kurumların vatandaşların taleplerini duyurmalarına ve kamu kararlarını etkilemelerine izin vermesi gerekir. Ancak eylemler yeterli görülen değişiklikler üretmeksizin tekrarlandığında, bu kurumlara olan güven aşınır. Temsil edilmeme hissi o zaman siyasi sistemin işleyişinin daha derin bir şekilde sorgulanmasına dönüşebilir. Bu nedenle yanıt, bir sonraki seçimleri beklemekle ya da siyasetçilerin halkın taleplerini kendiliğinden dikkate almasını ummakla sınırlı kalamaz. Aynı zamanda kolektif örgütleri, sendikaları, tartışma alanlarını ve toplumsal hareketler arasındaki dayanışmayı güçlendirmek gerekir. Her şeyden önce, taleplerin artık göz ardı edilemeyeceği kadar güçlü, demokratik bir güç dengesi oluşturmayı başarmak gerekir. Neticede bu isyan, basit bir siyaset reddinden ziyade, siyasi gücün vatandaşlar tarafından yeniden sahiplenilmesi talebini ifade ediyor. Mesele yalnızca mevcut sistemin bizi temsil edip etmediğini bilmek değil, aynı zamanda nüfusun bir bölümünün neden artık temsil edildiğini hissetmediğini ve ona gerçek bir kolektif eylem kapasitesinin nasıl yeniden kazandırılacağını anlamaktır. Vatandaşlar sözleri dinlenmeden yaşam koşullarının kötüleştiğini hissettikleri sürece, kurumlara duyulan güvensizlik derinleşmeye devam etme riski taşır."