Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu İBB davasında ikinci günkü savunmasına başladı.

Fotoğraf: Instagram

53’ü tutuklu 436 sanığın yargılandığı davanın bugün 99’uncu duruşması görülüyor.

23 Mart 2025’ten bu yana tutuklu bulunan İmamoğlu avukatlarıyla birlikte 17 Ekim’e kadar savunma yapacak.

İddianamede İmamoğlu ‘suç örgütü kurmak ve lideri olmak’la suçlanıyor.

İBB başkanına ilk iddianamede 849 yıldan 2 bin 430 yıl altı aya kadar hapis cezası isteniyordu. Davayla ilgili son ek iddianame, yani Ağaç A.Ş.’ye dair olansa 29 kişi hakkında. Bu kişiler arasında İmamoğlu da var. İmamoğlu’na bu iddianamedeyse 62’şer yıldan 168’er yıla kadar hapis cezası isteniyor.

İBB başkanına yöneltilen suçlamalar şöyle: ‘Suç işleme amacıyla örgüt kurmak’, ‘kişisel verilerin kaydedilmesi’, ‘kişisel verileri ele geçirme ve yayma’, ‘suç delilerini gizleme’, ‘haberleşmenin engellenmesi’, ‘kamu malına zarar verme’, ‘rüşvet’, ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’, ‘irtikap’, ‘kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık’, ‘suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama’, ‘ihaleye fesat karıştırma’, ‘çevrenin kasten kirletilmesi’, ‘Vergi Usul Kanunu, Orman Kanunu ve Maden Kanunu’na muhalefet’.

Diken, İmamoğlu’nun savunmasını satır başlarıyla dakika dakika aktarıyor:

13:10 | ‘Gidin fona odaklanın, fona, Dökün her şeyi ortaya’

“Bu dosyayı, sizlerin önüne koydum, dün başladım koymaya devam edeceğim. Sayfa sayfa değil, durak durak. 19 Mart sabahından bugüne kadar ve her durakta aynı şeyi göreceksiniz. Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon, hem de vahşi bir operasyon. İçinde işkence var. İçinde zulüm var. İçinde insan haklarına aykırı her şey var.

Bugün yargılanan ben değilim, bugün yargılanan bu iddianamedir, iftiranamedir, onu yazdıranlardır ve onu yazanlardır. Hükmü de her zaman ifade ettiğim gibi ve her zaman olduğu gibi, tarihten nice örneklerini göreceğiniz gibi millet verecek.

Bu millet darbeleri bilir. Kazanılan hiçbir hak da bedelsiz kalmadı. Yassıada’da, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta mahkemelerinde nice masum insan ağır bedel ödemiştir bu ülkede. Taraflar değişti, sanıklar değişti ama sonuç hiç değişmedi.

Bir türlü de akıllanmıyoruz ya. Bir türlü de akıllanmıyoruz yahu. Erki eline alan, ‘Ya bu hatalar yapılmıştı, ben bu ahlakça hataları yapmayayım’ diyemedi ya. Niye diyemedi ya? Toplum vicdanında lanetlenen mahkeme kararlarını tarih yazdı. Adnan Menderes’e, Fatin Rüştü Zorlu’yu, Hasan Polatkan’a idam cezası verenler bugün nasıl anılıyor bir baksınlar. Gencecik Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a idam cezası verenler nasıl anılıyor dönüp bir tarihe baksınlar.

Tarih o davaları yargıladı ve hükmü sanıklara değil, hakimlere ve hakim güçlere çatır çatır verdi. Bu millet, onları yerin dibine gömdü. Dün 27 Mayıs’ta Yassıada’da, 12 Eylül ve parti kapatmada ya da 28 Şubat’ta, bugün 19 Mart ve 21 Mayıs Silivri’de aynı yöntemler, ister asker uygulasın ister sivil fark etmez, bunun hukuk devletinde yeri yasak yöntemlerdir. Bunlar darbe yöntemleridir. Tarih o davaları nasıl yargıladıysa, bu davayı da öyle yargılayacak.

Zifiri karanlıkta evimin kapısına yüzlerce polis geldi, yüzlerce! Ve beş altı kademe, beş altı kademe canım polisimizi kapıya dizdiler. Kim? Kim? Koltuğunu sağlama almak isteyen bir kişi ve onun aparatı! Ev bastı! 15,5 milyon insanın cumhurbaşkanı adayı olarak istediği insanın, 16 milyon insanın koca kadim İstanbul’u emanet ettiği insanın kapısına dayandı. Diyorlar ki ‘Savunma yap.’ Ne savunması ya? Boynunuzu aşağı eğin bu kararı alanlar! Siz Türk milletine ihanet etmiş insanlarsınız. Bu ülkenin insanlarına; demokrasiye, adalete, Cumhuriyete ihanet etmiş insanlarsınız.

Çağırdınız da gelmedik mi? Adaletten mi kaçtık? Sorgulamadan mı, hangi denetimden kaçtık? Elinizde ne var? Nereden kaçtık? Korkaklar! Randevu bile veremediniz. Telefonumuza bile bakamadınız. Korkaklar!

Çocuklarımın önünde, 16 milyon İstanbullunun belediye başkanının kapısına yüzlerce polis… Niye? Bugün bir yandaş vasat basın demiş ki: ‘Ben dün şov yapmışım.’ Sizi şovmenler sizi, foncular sizi! Benim evim de barkım da belli. Benim gizli tapum yok. Gizli tapusu olanlar düşünsün. Benim her şeyim belli. Didik didik edin, her şeyim belli benim.

Daha önce haksız soruşturmalar açıldı. Çağrıldığımda gittim, ifade verdim. 19 Mart’ta telefon etsen gelmez miydi? Yok. O tiz sesini dün gibi hatırladığım kişi, birisinin karşısında paye edinecek. Çünkü bir süre sonra bakan olacak. Söz almış.

Benim dilimin kemiği yok. Her şeyi çok net bende. Ben çünkü gökten hiçbir şeyi zembille almadım yani. Emeğimle aldım, terleyen alnımla aldım. Sırtımdan akan terle aldım. Seçimler de öyle, paramı da öyle kazandım, malımı da öyle kazandım, her şeyi.

Ama amaç ifade almak değil ki, amaç görüntü. Şafak vakti yüzlerce polis, kapıdan almam belediye başkanı şak şak şak! Hayır bunlarda nasıl övünürsün da anlamıyorum yani. Millete rezil oluyorsun, milletin vicdanına, irfanına rezil oluyorsun. Dünyaya rezil oluyorsun. Parayı kaçırıyorsun bu ülkede. Müflis tüccara dönüşüyorsun. Müflis bir tüccara dönüşüyorsun. Bunda nasıl keyif alınır? Anlamıyorum. Hayatı durdurdular. Evden çıktık, polis arkadaşla sohbet ediyorum, gülerek. İçimi dökerim ama gülerek. Tabii ki tespitlerimi de söylerim.

Toplantı, gösteri yasağı ilan edildi. Avukatlarım Vatan Emniyet’e kilometrelerce yürüyerek gelebildi, kilometrelerce. Saraçhane’ye bile kilometrelerce yürüyerek insanlar ulaşabildi. Böyle bir rezillik var mı ya? Geldiğimiz duruma bak. Neyi konuşuyoruz burada? Yedi aydır ne konuşuyoruz burada? De-di-ko-du. İddia makamı ne sorabildi? Hiçbir şey. Sınıfta kaldılar, sefil oldular. Ne sordu? Bir şey gösterdi mi size? Gördünüz mü? Görmediniz, göremeyeceksiniz. Çünkü yok.

Gidin fona odaklanın, fona. Ona odaklanın. Gösterdiğinizi zannediyorsunuz. Dökün her şeyi ortaya. Benim mensubu bulunduğum parti, iki defa önerge verdi. Ne dedi? ‘Herkes malının, mülkünün hesabını versin. Yargıçlar, hâkimler, savcılar dâhil. Bakanlar, milletvekilleri dâhil, belediye başkanı…’ Benim zaten malım mülküm belli, gizlim saklım yok. Herkes malını mülkünü ortaya koysun ya. Koysun! ‘Hesap verelim’ dedi iki defa. Ne oldu? Cumhur İttifakı reddetti. Ne dediler? ‘Ya arkadaş, fon için komisyon kuralım. Hep beraber sorgulayalım.’ Ne oldu? Cumhur İttifakı ret. Korkan ret verir mi? Korkan böyle konuşur mu?

Şimdi, böylesi bir vahşi günle başladık Vatan Emniyet’te. Her şey bu yurttaşa kapatıldı. Ailemin, çocuklarımın gözlerinin önünde ben bunları yaşadım. Dört gün hücrede tutuldum, dört gün. Sayılarını vereceğim. Gelenek hâline geldi; pislik yerde dört gün kalsınlar. Özellikle pis bir yer. Rezil kokuyor. Affedersiniz, sidik kokuyor. Affedersiniz, uyuşturucu kokuyor. Niye? ‘Bak biz Ekrem İmamoğlu’nu dört gün burada tuttuk arkadaş.’ Sonra gelenek yaptılar bunu, herkes için tuttular. Bak şart olsun ki foncuları tutmadılar orada. Ben böyle iddia ediyorum, tek bir fikrim yok, bana anlatan da yok. Böyle iddia ediyorum, tutmadılar. Çünkü hesapları ortak. Olur ya konuşur. Hesapları ortak! Ben demiyorum, çıktı zaten ayan beyan.

Adliyeye gittik. Saatlerce orada bekletildik. Aç susuz bu arada, onu da söyleyeyim yani. Bir tane şey getiriyorlar, sorsan fasulye bilmem nesi, pislik yani hani. Yani Ramazan ayı, bakın Ramazan ayı. O gün (oruç) tuttum, sonra tutmadım. İlk gün tuttum, sonra tutmadım. Tutanlar oldu o yemeklerle, Allah kabul etsin. Tutanlar oldu, biliyorum arkadaşlarımdan. Dindarlık, he? Ben dindarım ha. Dindarlık nedir bilirim yani. Ama ben Yaradan’la kimseyi arama sokmayan bir dindarım.

Öğrendiğim kadarıyla ama daha çok kendi inancımı kendi hayatımla birleştirdim. Ve araya kimseyi sokmadım. Kimseyle de inancımın hesabını tutmadım.

Bunları yaşadım ben. Sonra savcıya çıktık. Önce terör savcısıydı yanlış hatırlamıyorsam, sonra yani dün anlattığım Kent Uzlaşısı, sonra İBB davası ile ilgili savcıya çıktık. Kent Uzlaşısı ile ilgili savcılıkta hiçbir şey demeyeceğim; soru-cevap, birkaç şey ve bitti. Ama Kent Uzlaşısı’ndan sonra İBB davası için çıktığımız savcı çok enterasandı. Karşılayışı bile enterasandı. Sorgusu da enterasandı. Zaten soru da yok da hani cevap da yok da… Ama uğurlaması daha da enterasandı.

Aynen şöyle: Bitti, ayaktayız, avukatlarım şahit. ‘Sayın başkanım, bugün biz burada oturuyoruz, sizi yargılıyoruz; siz yarın Cumhurbaşkanı olursunuz, masanın bu tarafına geçersiniz, siz bizi yargılarsınız’. Döndüm kendisine dedim ki: ‘Ya siz kim, biz kim? Bu kafayla mı bizi yargılıyorsunuz?’ Bu vatandaş şimdi Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü. Ey büyük Allah’ım! Ey büyük Allah’ım, memleketi koru Ya Rabbi! Ben bunları yaşadım, yaşadım, uydurmuyorum; bunlar kameralar var orada da vardır, şahitleri de var, yaşadım ben bunları. Sonra ‘yok ben öyle demedim, bilmem ne demedim’ falan filan. Saçının şeklini bile hatırlıyorum, neyi demedin? Ben o anı unutacak mıyım zannediyorsun? Bu hangi kafa? Bunun adı cumhuriyet savcısı! Ben bunu konuşmayacağım, öyle mi?

Ve hakim önüne çıkarıldık. Hakim önüne çıkarıldık, tabii İBB davasında tutuklandık, yani yolsuzluk davasında tutukladık. Aynı hakim önüne terör davasında çıkarıldık, yani Kent Uzlaşısı davasında. Valla anlatamıyorum ama kem küm bir şeyler söyledi ama daha vahimi iki duruşmada da çok kararlı bizi dinlemekten uzak, avukatlarımı da susturmaya çalışan zavallı bir zihniyet. Bu kadar söyleyeceğim. Ama daha kötüsü, kim ne ilişki kurar bilmem, bana iki davadan da tutuklama kararı veren kişinin de eşi Adalet bakan yardımcısı.

Tek bir hakim ‘tutuklama son çaredir, adli kontrol yeterlidir dedim, serbest bıraktım’. Tak adamı sürdüler, yok ettiler adamı. Birkaç gün sonra o serbest bıraktığı insanlar tekrar tutuklandı. Niye? Talimat, mahkeme değil ki, talimat.

Soruşturma hep manşet. Önce manşet, sonra dosya. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin TRT’si benim param, benim. Sizin paranız, 87 milyonun parasıyla bize küfretti ya. Bize hakaret etti.

Siyasi operasyonu anlamanın kısa yolu: 31 Mart, Ramazan ayının ortası, 2024. İktidar sandıkta yenildi, İstanbul bir kez daha kazanıldı. Millet, iktidarın sandıkla değişebileceğini gördü. Anlattım ya totalitarizmi; sandıkla değiştirilebilme ihtimaline karşı kurulan düzendir. Düzen değil, sistemdir ya da rejim. Örgütlü bir çalışmadır. Hemen ardından bu soruşturmayı başlatacak başsavcı, bakan yardımcılığından alınıp İstanbul’a getirildi. Bu atama bu soruşturma içindir. Bu bir tespit.

Başsavcı gazetecileri topladı, soruşturmaya bir ad taktı. Tarihte yok böyle bir şey: ‘Asrın Yolsuzluğu!’ Ceza iddianameden önce, mahkemeden önce ekran önünde kesildi. Ben ilk günden ‘suç örgütü lideri’ diye damgalandım. Yol arkadaşlarım ‘suç örgütü üyesi’ diye damgalandı. Bu bir hukuk süreci değil, bir itibar suikastıdır. Lekenmeme hakkının ihlalidir, masumiyet karinesinin ihlalidir. Hani diyorlar ya bugün; “Sakın masumiyet karinesini ihlal etmeyin. Sakın insanları lekelemeyin, itibar suikastı yapmayın, yaptırmam.

Kim yapıyorsa, dün söyledim tekrar söylüyorum: Kim yapıyorsa, kimin lekelenmeme hakkı ihlal ediliyorsa, kimin masumiyet karinesi çiğneniyorsa, kime iftira atılıyorsa; namussuzdur, şerefsizdir bunu yapan. Bu kadar net. Ahlaksızdır.

Bu dosyada delil yok. Delil olmayınca bir şey üretilmesi gerekiyor. Üretilen şey itirafçı. Sistem böyle kuruldu; itirafçı. Bunu bir tarifi var, dört adımlık bir tarif. Birinci adım; herkes tutuklanır. Genel müdür de tutuklanır, şoför de özel kalem çalışanı da çaycısı da kim varsa etrafında tutuklanır. Aylarca tutuklu kalındı. Ya bir yıl tutuklu kalan var, bir yıl 13 ay şoför, çaycı daha yeni çıkan var.

İkinci adım; aileye uzanılır. Eş gözaltına alınır, oğul, kardeş, kayınbirader içeri atılır. Bir iş insanının ifadesi alınırken eşinin gözaltına alındığı haberi ona verilir. O insan ‘ne isterseniz imzalarım’ demek zorunda kalır. Bir arkadaşımızın çocuk yaşta denebilecek oğlu bir yıl cezaevinde tutulur. Bir başkasına ‘1 milyon dolar verirsen eşinin tutuklanmamasını sağlarım’ denir. Yani özgürlüğe fiyat biçilir.

Özgürlüğe fiyat biçilme hikayeleri kaç tane dinledik bir buçuk senedir? Somut delilleriyle ortaya konan kaç tane var? Davaya dönüşen onlarca. Ne yapıldı? Hiçbir şey. Niye? Dokunulmaz. Ya cinayet bile çıkartılmaya çalışıldı manşetlerden. Avukatların ismi, cismi belli, tek bir soru bile sorulmadı. Ne oldu? Herkes serbest kaldı, kimse yok. Bitti her şey. Kaynağı neresi? Adliye. Kaçıncı katsa üç kat, iki kat her neyse kapalı kapılar ardındaki tezgahı kuranlar. Onun için bu iddianameyi yazanlar benim için şaibelidir. Kaçıdır şaibeli, kaçı değildir onu bu millet tespit edecek.

Üçüncü adım; önüne bir metin konur, o metnin adını öğrendik, şablon. Kaç tane gördük burada? Onlarcasını gördük. Şablon, kaç tanesi ortaya çıktı? Mahkeme heyetinin huzurunda oldu bütün bunlar. Kullanılacak kelime de belliydi, sistem. Ben hayatımda sistem diye bir laf kullanmadım. Organizasyon şeması dedim, çalışma sistemimiz dedim. Ben insan kaynakları masterı yaptım. Bilirim yani bir organizasyon şeması nasıl şekillenir, bir işletme, bir kamu kurumu nasıl şekillenmelidir bilirim. Sistem diyen tahliye oldu, ‘ya sistem de git!’ Tahliyenin anahtarı bu kelimeydi.

Dördüncü adım; kapı açılır. ‘Üç isim ver, üç hafta sonra seni çıkarayım’ teklifi anlatıldı. Aleyhte ifadenin ardından kapılar bir bir açıldı. Biri ertesi gün, biri aynı gün, biri üç hafta sonra. Biri de açıkça söyledi, çıkmak için her şeyi söyledim dedi. Açıkça söyledi bunu. Basından duyduğunu söylemiş, gazetede okuduğunu söylemiş, avukatının ona söylediğini söylemiş, savcının ona dikte ettiğine evet demiş, her şeyi söylemiş. Hatta bazıları, savcı yazmış o imza atmış. Burada açık açık ortaya çıktı.

Sadece buradaki tutuklu arkadaşlarımdan bahsetmiyorum, tutuksuz sanıklardan da bahsediyorum. Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç. Özgürlük karşılığında isim, tahliye karşılığında cümle. Bunun adı itiraf değil, bunlar takastır. Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz. Hür irade yoksa kağıttaki cümlenin hiçbir değeri yoktur. Bunları kanun yazıyor, ben değil. Oralardan aldığım şeyler.

Bu zulmün sessiz bir tarafı da var. 20 anne çocuklarından koparıldı, 20 anne, bilerek, zalimce. Eşi riskli doğum yaparken yanında olmak isteyen bir daire başkanımıza izni verilmedi. Suçu yok ki orada, tutuklu yargılanıyor, versen ne olur? Vermediler. Zalimlik sınır tanımıyor.

O 20 annenin bir kısmı kilometrelerce, 100 kilometrelerce ötelere sürüldü. Kadınlar yerlerde yattı. Hepsi bilinçli yapıldı, Sayın mahkeme başkanı ve sayın heyet. Hepsi bilinçli yapıldı. İster görün ister görmeyin, ister duyun ister duymayın, ister hissedin ister hissetmeyin, hepsi bilinçli yapıldı, hepsi zalimce yapıldı. Hepsi bir çıkar, bir menfaat için yapıldı. Menfaatini de alanlar aldığını zannediyor. Almayanlar da sıra bekliyor.

Benim ailem de payını aldı. Babam sanık yapıldı, oğlum sanık yapıldı, eşimin ağabeyi sanık yapıldı. Tek soru sorulmadı bunda, bir yıl yattı. Diğer ağabeyi başka bir dosyada tarihte görülebilecek en uydurma bir dosyayla aylarca tutuklu kaldı. Kendisinden uyuşturucu tüccarı çıkarmaya çalıştılar, bir şeyle uğraştılar yani. Adam ‘Saçımın kılını alın bakın, ne kadar kılından alıyorsanız kıl alın bakın’ dedi, adamdan kıl almadılar. Çünkü temizdi. Aylarca hapiste tutuldu. Niye? Ekrem’in akrabası. Hıh!”

12:25 | İmamoğlu savunmasına şöyle başladı:

“Tabii İstanbul, yoğun bir sel ve su baskınıyla karşılaştı. Esasen istatistiklerle beraber, 1986’dan bu yana yaşanan en yoğun yağmur yağışından bahsedildi. Bu yağışın etkisinin özellikle öne çıktığı ilçelerde daha güçlü bir şiddetle yaşandığını, olabildiğince haberlerden dün gece savunmaya hazırlanırken ara ara bakabildim, bu sabah da bir kısım izleyebildim.

Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: 1986’da, 6 milyonu biraz aşan nüfusta bir İstanbul, 94 yılında 8,5 milyon civarında bir İstanbul ve 2019’da, yani 25 yıllık bir yönetimle bulunduğu esnada ,2019’da 15 milyonu aşan, 15.5 milyon ve 16 milyona yaklaşan nüfusuyla bir İstanbul. Yani temel mesele, yağmurun yere düştüğü kilogramı veya altyapıyla tek başına izah edilemez. Temel mesele, esasen bir yerleşimle ilgili nüfus planlamasıyla, kentleşmeyle ilgili izah edilebilir, kentleşme sorunuyla izah edilebilir. Yani bugün baktığınızda, Kağıthane arka çeperinde bulunan ve Ayazağa bölgesinde çok yoğun ve şaşırtıcı görüntülerin olduğu bir bölüme baktığınızda, arada kurulmuş olan, vadiye yerleştirilmiş olan son 10-15 yılın yüzbinlerce nüfusunun bir dere yatağına kuleler halinde dizilmiş olmasını, bundan ayrı tutamazsınız. Yani derelerin, dere yataklarının, su havzalarının yapılaşması büyük bir sorundur.

O bakımdan gerçekten dün ağır bir yağış yağmıştır, 86’dan bu yana 40 yılı aşan bir süredir en fazla yağış düşmüştür ama bugün yaşananların sorunu dündedir, bugün de değildir. Ve ne yazık ki aynı akılla yollarına devam etmek isteyen bir zihniyetle mücadele eden bir belediye başkanı ve onun arkadaşları, onun teknik arkadaşları ağırlıklı olarak burada tutsaktır. Yol arkadaşları, belediye başkanları burada tutsaktır ya da başka davalardan başka bir şekilde tutsaktır.

Dün şöyle bir baktım, yani ben bulunduğum durumu merkeze koyuyorum, kötülerle mücadele diye adlandırıyorum. Bir ok çıkardım, yuvarlak içine dünkü sel baskınını yaptım. Vallahi bu bizimle ilişkili. Halk TV’ye kayyum atanması; bizimle ilişkili. Fon soygunu, nasıl bizimle ilişkili olduğunu adım adım… 2025 yılında operasyonun yapılmasından iki ay önce diplomama müdahaleyi nasıl böyle titizlikle, hani dedi ya ‘Kuyumcu terazisi hassasiyetiyle takip ediyoruz bu davayı’ diye Adalet Bakanı… Seviyorlar kuyumcuyu. Dedi ya tam da oradan baktığınızda evet asıl soygunu fon vurgunuyla ilişkili. İBB operasyonu zaten ilişkili benimle, yani kötülerle mücadelemizde.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik bir operasyon süreci başladı 19 Mart’ta. Dedim ya; esasen düzen 31 Mart 2024 itibariyle kuruldu. Beklemedikleri bir yenilgiyi aldılar. Beklemedikleri. Şok oldular. Ters yüz oldular, alabora oldular. Sayın Özgür Özel’in liderliğindeki siyasi mücadele muazzam bir zafer kazandı, millet adına. Bu zafer, 25 yıllık siyasi haritasındaki tek kaybı olmuştur AK Parti’nin. Dolayısıyla 2024’ün hemen sonrasında tetiğe basıldı. Süreç konuşulmaya başlandı. Kesemedikleri bu kulak, bunu duymaya başladı. Ne zaman? Mayıs, haziran aylarında duymaya başladı: İstanbul’a ve sana gelecekler.

Ve biz, bu müdahalenin ilk yerinin, özellikle kurcaladıkları noktanın sonrasında bütün üyelerini değiştirerek ahmak davası ile ilgili istinafta kararı çıkartmayı başardıkları o davayla ilgilenmeleriyle öğrendik. Kapılarını nasıl aşındırdıklarını, oradaki insanları nasıl tehdit ettikleriyle öğrendik. 2024’ün Mayıs, Haziran aylarında ve akabinde yaz döneminde İstanbul’a bir başsavcı atanacağını, bunun bir bakan yardımcısı olacağını ve İstanbul’da bir operasyona başlanacağını, temmuzda haziranda duydum.

Ben bunu arşivi açın bakın bu kaygılarımı ve bu duyduklarımın karşısındaki sert cevabımı ya ağustos sonudur ya eylül başıdır, Sözcü TV’ye katıldığım bir programda alıp izleyin oradaki tepkimi göreceksiniz. Açın 2024 Ağustos sonu ya da Eylül başı. Ve bunu ben konuşmadım yargı çevresi bunu konuştu. Yargının üst düzey yetkilileri, İstanbul’da da Ankara’da bunu konuştu.

Ve bu duyduklarımın en yakın şahidi… Ki kendisiyle çok büyük bir uyum içerisinde millete hizmet yolunda and içmiş bir kimlikle Sayın Özgür Özel çok iyi bilir. Çünkü onunla bu süreçlerdeki hangi tespiti yakalamışsam paylaştım. Kendisi de biliyorlar. Evet Ekim’in başında siyasi görevden hukuksuz bir biçimde İstanbul’a atanan görevlendirilmiş kişi, İstanbul’daki mücadelesine, benimle olan mücadelesine başladı. Ve bu mücadele işte 19 Mart’a gelene kadar Esenyurt’la birlikte kendini göstermeye başladı.

Ben, dün söyledim; usulsüz bir şekilde belediyemize gelip yani belediyeden evrak isteseniz evrak mı kaçıracaklar bir operasyonda sizden? Polisle baskın yapar gibi evrak almaya geldiler. İşte Kültür AŞ, Medya AŞ, başka birimler vesaire vesaire. Buradaki arkadaşlarım biliyorlar. Sadece görevini yapmakla uğraşan işte Medya AŞ genel müdürümüz burada veya arkadaşlarımız, sadece işini yapmakla görevli olan bu insanlar hesap vermekten çekinmediler ki nasıl hesap verdiklerini buradaki denetimlerdeki sayılardan birazdan bahsedelim.

Evet, onlardan isteseniz yani yargıya evrak mı vermeyecekler ya. Ama niye? Göz dağı veriyorlar? Birisi geldi İstanbul’a. Birisi geldi. Şiddetli birisi geldi. Ben kendisini aradım. İki hafta sonra aradım bunları yaşattıktan sonra. Dün gibi hatırlıyorum, kayıtlarımda da var. Çıkarttım istedim yani İBB’nin kayıtlarında da var.

En fazla 23’ü, 24’ü Cumhuriyet Bayramı’ndan bir hafta önce bu günlerde tam iki sene önce. Telefonu bende yok, kendisine (Dönemin İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek) aradım. Ve kendisi telefonunu açtı, dedim ki: ‘Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu.’ Tanımıyorum çünkü telefonunu bir yerden aldılar protokolden. Çok çok tiz bir sesle ‘Buyurun efendim’ dedi. Ben dedim: ‘Bu tür müdahaleleri görüyorum ve sizden randevu istedim bir hafta 10 gündür randevu vermiyorsunuz. Niçin vermiyorsunuz?’ dedim. ‘Çok yoğunum.’ ‘Bakın’ dedim, ‘Sizi İstanbul Valisi ziyaret etti teamül gereği İstanbul Valisi’nden sonra ziyaret etmesi gereken kişi benim. İstanbul yargısının en fazla hizmet aldığı kurumdur İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Buradaki yargı mensupları da bilir, savcısından hakimine, arabalarından tahsisli servislerine kadar başka hizmetlerine varıncaya kadar en çok hizmet aldıkları kurumdur.’

Ve akabinde özel kalemle görüşerek bayağı ulaştılar bir açık iki gün ki hiç unutmuyorum çarşamba günü 30 Ekim’e randevu verdi. Saati de belli, kayıt da var. Ve 28 Ekim, 29 Ekim’de coşkulu Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık. 30 Ekim sabahı o kişi Esenyurt Belediyesine operasyon yaptı. İşte ve bir gün önce de o randevuyu iptal etti. Talep ettim, bir gün sonra da Esenyurt’ta operasyon yaptı.

Bakın, bütün bunlar bir sistemli sistem, sistemli, örgütlü bir çalışmanın muamelesidir. Onun için kimse bize sistemden, örgütten bahsetmesin. Onun için tabii ki davanın kendisine geliyorum. Bunların hepsi o davanın bir parçası. Ama bunları bir sanık olarak yapmayacağım. Kendimi aklamak için de yapmayacağım. Çünkü aklanması gereken kişi ben değilim. Aklanması gereken birinci kişiyi biliyorum. İkinci kişiyi de biliyorum. Üçüncü kişiyi de biliyorum. Sıralamasını yaptım, isimlerini vermeyeceğim. En az benim kadar 87 milyon bu üç kişiyi tarifleyecektir. Aklanması gereken onlardır ve onlar olacak. Hem millet huzurunda, hem yargı huzurunda, hem yüce Yaradan huzurunda.”

Tam metin: İmamoğlu’nun ilk günkü savunması

İmamoğlu savunmada: Rahmetli Topbaş’a da aynı düzeni kurdular