Frankenstein: 'Ölmeyen canavar'ı yaratan 18 yaşındaki kadın
Yıl 1816, nam-ı diğer "yaz yaşanmayan yıl." Avrupa'nın üzerinde koca bir gölge var... Bir yıl önce patlayan Endonezya'daki Tambora Yanardağı'nın külleri gökyüzünü kaplamış. Haziran ayı olmasına rağmen İsviçre'de hava kapalı, kasvetli, soğuk ve yağışlı. Cenevre Gölü yakınında bir evde dönemin en ünlü ve güç sahibi isimlerinden şair, gezgin Lord Byron ve dört kişi daha bir masa etrafında oturmuş ve Lord Byron ortaya bir yarışma fikri atıyor: En korkunç hikayeyi yazmak. İşte Frankenstein'ın doğum sancıları böyle başlıyor. Sonundaysa ortaya sadece bir korku hikayesi olarak kalmayan, dönemin bilimsel gelişmelerini ve inanç sistemlerini, insan olmanın anlamını, toplumsal ilişkileri ve cinsiyet rollerini irdeleyen, 200 yıl geçmesine rağmen halen filmleri çekilen, tiyatroya uyarlanan, referans gösterilen bir roman çıkıyor. Yazarı ise o zamanlar 18 yaşında olan, 6 aylık bebek sahibi Mary Shelley.
Shelley'nin zihninde hayat verdiği Dr. Victor Frankenstein ve onun "yarattığı" canavarın hikayesi son olarak dünyaca ünlü Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro tarafından sinemaya uyarlandı. Frankenstein'ın 19. yüzyıl başında nasıl bir ortamda yazıldığını, Shelley'nin bu kadar genç yaşta ve erkek egemen bir düzende romanı nasıl kaleme aldığını, neden aynı zamanda "feminist" bir roman olarak görüldüğünü ve romanı şekillendiren toplumsal konuları uzmanlarla konuştuk.
Feminist anne, filozof baba, şair eş Mary Shelley'nin bu kadar genç yaşta, entelektüel anlamda bu derece donanımlı olmasındaki ve böyle bir romanı yazabilmesindeki en büyük etken ailesi olarak görülüyor. Annesi Mary Wollstonecraft, 1792 yılında tarihin ilk ve en önemli feminist felsefe eserlerinden biri olan "Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi" (A Vindication of the Rights of Woman) kitabının yazarı. Wollstonecraft, 1797'de Mary'yi doğurduktan 10 gün sonra, doğumla ilgili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetti ancak Mary annesinin kitaplarını ve yazılarını okuyarak büyüdü.
Mary Shelley'nin takıntılı bir şekilde annesinin kitaplarını okuduğunu söyleyen Prof. Anne K. Mellor, babası William Godwin'in dönemin tüm geleneksel inanç ve kurumlarını sorgulayan bir kişi olduğunu vurguluyor. Mary'nin çok genç yaşta ilişkiye gireceği ve sonradan kocası olacak olan şair Percy Shelley de dönemin önde gelen düşünürleriyle bu evde sıkça bir araya geliyordu. Bu ortam, Shelley'nin entelektüel birikimini şekillendirdi.
Kitap edebiyat dünyasında korku, romantik ve gotik türlerinin yanında, feminist bir eser olarak da değerlendiriliyor. Uzmanlara göre bunun en önemli nedeni, yaratma sürecini ve sonrasını bir kadın gözüyle değerlendirip eleştirmesi. Shelley, annelik ve çocuk bakımı konularına yaptığı vurgu ile kitabı feminist bir metin haline getiriyor. Bu eser, erkeğin doğaya hükmetme ve "sırlarını ele geçirmeye" yönelik hırsına yapılan eleştirileri içeriyor. Ayrıca, 1818'de anonim olarak çıkan ilk baskısının ardından, 1831'de kendi adıyla yayımlanan kitabın içeriği, toplumun kadına olan yaklaşımını sorguluyor.
Korku filmleri, Frankenstein'ı düşünmeden hareket eden bir katil olarak hafızalara kazıdı. Ancak Shelley'in orijinal romanındaki "yaratık" çok daha farklıydı. Shelley'in yarattığı karakter hassas, ince düşünceli ve sorgulayan bir bireydir. Ancak önce yaratıcısı tarafından terk edilmiş, ardından da toplum tarafından dışlanmıştır. Kitap, "yaradılış mı, çevre mi?" sorusunu sorgularken, aynı zamanda bir erkeğin yanında bir kadın olmadan nasıl bir insan yaratılabileceği konusunu da ele alıyor.
Prof. Sampson, kitabın popüler kültür için "iyi bir eğlence" aracı olduğunu ve hala güncelliğini koruduğunu belirtiyor. Edebiyatçılar, büyük teknolojik atılımların yapıldığı ve etik soruların tartışıldığı bir dönemde yazılan bu kitabın, insanın varoluşuna dair endişeleri dile getirip, günümüzde yapay zeka gibi konularla ilişkilendirildiğini vurguluyor. Mary Shelley, bu derinlikli eserle, insan ilişkilerini, evliliği ve bilimi sorgulayan bir dahi olarak tarihe geçmiştir.




