Dünya Sağlık Örgütü tarafından Nisan 2023'te yayınlanan bir tahmine göre, infertilite dünya çapında üreme çağındaki her altı yetişkinden birini etkilemektedir. Yüzde oranı ile belirtecek olursak bu oran %17,5'a tekabül etmektedir. İnfertiliteye neden olan faktörler doğumdan önce veya yaşamın ilerleyen dönemlerinde gelişebilir. Ayrıca infertilite o kadar çeşitli ve karmaşık bir fenomendir ki çoğu durumda kesin bir neden tanımlanamaz.

Kısırlığın önde gelen nedenlerinden biri hormon dengesizliğidir. Hormonlar üreme, gelişme ve metabolizma dahil olmak üzere vücuttaki tüm temel biyolojik işlevleri düzenleyen kimyasal habercilerdir. Vücutta çok düşük seviyelerde dolaşmalarına rağmen, hormon konsantrasyonlarındaki küçük değişiklikler vücutta güçlü etkiler yaratır. Bu nedenle hormon sinyalizasyonundaki küçük aksaklıklar bile ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.

1960 ve 1970'lerde araştırmacılar, bazı pestisit ve ilaçlardaki kimyasalların hormonlarla etkileşime girerek hayvanlar ve insanlar üzerinde üreme sorunlarına neden olduğunu keşfetti. Ancak, bu tür kimyasallar için "endokrin bozucu" terimi ilk kez 1991'de Wingspread Konferansı'nda kullanıldı. Aynı konferansta, bu maddelerin insan sağlığına potansiyel zararları hakkında ilk fikir birliği bildirisi yayımlandı.

O zamandan bu yana, pestisitler, mantar ilaçları, plastikler, çözücüler, yağlayıcılar, elektronikler ve tekstil ürünleri de dahil olmak üzere günlük kullanımdaki çeşitli ürünlerde endokrin bozucu potansiyele sahip kimyasallar tespit edilmiştir. Araştırmacılar, bu kimyasalların insan sağlığı üzerindeki etkilerini yeni yeni anlamaya başlıyor. Özellikle hamilelik ve erken çocukluk dönemlerinde endokrin bozuculara maruz kalmanın daha zararlı olabileceği düşünülüyor.

Kamuoyunun dikkatini çeken endokrin bozuculardan biri, günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan sentetik kimyasallar olan ftalatlardır. Son yıllarda ftalatların, kısırlık ve hatta "penis küçülmesi" gibi çeşitli durumlarla ilişkilendirildiği öne sürülmektedir. Ancak, bu iddiaların bilimsel desteği var mı? Bu makalede, ftalatların insan üremesi üzerindeki bu ve diğer potansiyel etkileri hakkındaki mevcut bilgileri analiz edeceğiz.

İnsanlar Ftalatlara Nasıl Maruz Kalıyor?
Ftalatlar kütlelerine göre iki geniş kategoriye ayrılır: Yüksek (molekül ağırlıklı) ftalatlar ve düşük (molekül ağırlıklı) ftalatlar. Bunların her biri farklı özelliklere ve uygulamalara sahiptir.

Yüksek ftalatlar, genellikle "plastikleştirici" olarak bilinir, çünkü esas olarak polivinil klorür (PVC) üretiminde kullanılırlar. Bu, PVC'nin daha esnek ve dayanıklı olmasını sağlar. PVC, dünya çapında inşaat malzemeleri gibi birçok alanda yaygın olarak kullanılan bir plastiktir ve duvar ve zemin kaplamaları, oyuncaklar, gıda ambalajları ve tıbbi cihazlar gibi ürünlerde yer alır. Yaygın olarak bilinen bazı yüksek ftalat örnekleri ise bis(2-etilheksil) ftalat (DEHP), butil benzil ftalat (BBP), diisononil ftalat (DiNP), diisodecyl ftalat (DiDP) ve di(2-propylheptyl) ftalat (DPHP)'tır.

Düşük ftalatlar, çözücü olarak ve kozmetiklerde, kişisel bakım ürünlerinde ve kokularda, kokuların daha uzun süre kalıcı olmasını sağlamak amacıyla kullanılır. Ayrıca bazıları, gıdalarda katkı maddesi olarak ve ilaçlarda, ilaçların salınımını yavaşlatmak için de onaylanmıştır. En yaygın düşük ftalatlar arasında dibütil ftalat (DBP), dimetil ftalat (DMP) ve dietil ftalat (DEP) yer alır. Ancak ftalatlar, özellikle de düşük ftalatlar, parçası oldukları malzemelere güçlü bir şekilde bağlı değildir.

Bu da, bu ürünlerden çevreye sızabilecekleri ve insanları potansiyel etkilerine maruz bırakabilecekleri anlamına gelir. Üretim ve paketleme sırasında ftalatlarla temas etmiş yiyecek ve suların yenmesi ve içilmesi başlıca maruziyet yolu olarak kabul edilmektedir. Buna ek olarak, ftalatlar deri yoluyla emilebilir ve buhar olarak veya toza bağlı partiküller halinde solunabilir.

Ftalatların insanlar için oluşturabileceği riskleri anlamak için, öncelikle toplumda bu kimyasallara maruz kalma düzeyini değerlendirmek gereklidir. Araştırmacılar, genellikle idrar gibi biyolojik örneklerdeki ftalat parçalanma ürünlerinin (metabolitler) konsantrasyonunu ölçerek ftalat maruziyetini dolaylı olarak tahmin etmektedir. Bu amaçla, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) bünyesindeki ABD Ulusal Çevre Sağlığı Merkezi (NCEH), NHANES (Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Araştırması) programına katılan altı yaş ve üzeri kişilerden alınan idrar örneklerini kullanarak ABD nüfusundaki ftalat maruziyetini izlemektedir.

2013-2014 yılları arasında toplanan NHANES verileri, test edilen 2685 katılımcının %40 ila %99,5'inde farklı ftalat metabolitlerinin 12 tespit edilebilir seviyede olduğunu göstermiştir. 1999-2000 yıllarına ait NHANES verilerini kullanan 2004 tarihli bir NCEH çalışması da benzer sonuçlar elde etmiş ve nüfusun %89 ila %98'inde sekiz ana ftalatın tespit edilebilir seviyelerde olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışma ayrıca, çocuklarda ve kadınlarda ftalat seviyelerinin, yetişkinler ve erkeklerle kıyaslandığında genellikle daha yüksek olduğunu bulmuştur.

Bu veriler, ftalatlara maruz kalmanın ABD nüfusu genelinde yaygın olduğunu göstermiştir ve araştırmalar aynı durumun Avrupa'da da geçerli olduğunu ortaya koymuştur.

Ftalatlar Kemirgenlerde Doğurganlığı Azaltır!
Otuz yılı aşkın süredir yapılan araştırmalar, ftalatların kemirgenlerde, özellikle de erkeklerde üreme ve gelişim sorunlarına neden olduğunu göstermektedir. 1977 yılında Gray ve arkadaşları, DEHP ile beslenen erkek sıçanların, maruz kalmayan erkeklere kıyasla küçük testislere ve daha düşük sperm üretimine sahip olduğunu gösteren, bu etkileri bildiren ilk çalışmalardan birini yayınlamıştır. Daha sonraki çalışmalar, fetal gelişim sırasında ftalat maruziyetinin daha belirgin doğumsal kusurlara yol açabileceğini göstermiştir.

Bu nedenle, hamile kemirgenlerin DEHP, MBP, DBP, BBP ve DiNP ile beslenmesi, erkek yavrularında testosteron üretimini bozarak testis inişinde gecikme, sperm üretiminde sorunlar, kısırlık ve genito-üriner sistemde yapısal bozukluklara neden olmuştur. Bu kusurlar kümesi, "ftalat sendromu" olarak adlandırılmıştır. Ftalatların etkilerinin çoğu erkeklerde gösterilmiş olsa da, hormon üretimi ve doğurganlık sorunları dişilerde de bildirilmiştir.

Örneğin, Lamb ve arkadaşları tarafından 1987 yılında yapılan bir çalışma, erkek veya dişi sıçanların çiftleşme öncesinde ve sırasında DEHP'ye maruz bırakılmasının, maruz kalmayan çiftlere kıyasla yavru başına daha az sayıda canlı yavru ile sonuçlandığını göstermiştir. DBP de benzer bir etkiye sahipti, ancak sadece dişilerde. Buna karşılık, DEP ne erkeklerde ne de dişilerde üreme üzerinde herhangi bir etki göstermemiştir.

1994 yılında Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan bir başka çalışmada, DEHP ile beslenen dişi sıçanlarda polikistik geliştiği ve yumurtlama sorunları olduğu bulunmuştur. Daha da önemlisi, ftalatların etkilerinin kümülatif olduğu görülmektedir. Hayvanlar, birden fazla ftalata veya ftalatlarla birlikte diğer endokrin bozuculara maruz kaldığında bu durum birkaç nesli etkileyebilecek daha belirgin doğumsal kusurlara yol açabilmektedir.

Hayvan Çalışmalarından Elde Edilen Sonuçlar Otomatik Olarak İnsanlara Genellenemez!
Hayvanlarda üreme sorunlarına neden olan bir maddenin insanlarda da benzer bir etkiye sahip olacağını varsaymak mantıklı görünebilir. Ancak, bu her zaman geçerli değildir. Hayvanlar üzerindeki etkiler bir uyarı niteliğinde olsa da hayvan deneyleri ile insan maruziyeti arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır.

Birincisi, kemirgenlerin biyolojisi insanlardan farklıdır. Melbourne Üniversitesi Kanser Araştırma Programı yöneticisi ve veteriner Ri Scarborough’un The Conversation için kaleme aldığı bir makalede belirttiği gibi, hayvan deneylerinde elde edilen sonuçların çoğu zaman insanlara doğrudan uygulanamamasının nedenlerinden biri budur. Scarborough, bu biyolojik farklılıkları çikolata örneğiyle açıklamıştır: Çikolata, insanlar için tamamen güvenli bir gıda olmasına rağmen köpekler için zehirlidir. Bunun nedeni, köpeklerin çikolatadaki kafein ve teobromini parçalamak için gerekli enzimlere sahip olmaması ve bu maddelerin vücutlarında birikerek toksisiteye yol açmasıdır.

Bu bağlamda, Paris Diderot Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ftalatlar da dahil olmak üzere çeşitli endokrin bozucuların sıçan, fare ve insan testis kültürlerinde erkeklik hormonları ve sperm oluşumu üzerindeki etkilerini analiz etmiştir. Araştırma sonucunda, kemirgen ve insan kültürlerinde kimyasallara verilen tepkinin vakaların yalnızca üçte birinde benzer olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle araştırmacılar, kemirgenlerde elde edilen sonuçların doğrudan insanlara genellenmesinde dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştur.

İkinci olarak, hayvan çalışmaları insan maruziyetini tam olarak yansıtmayabilir. Çünkü kemirgenlerde gözlemlenen etkilerin çoğu, insan maruziyetine kıyasla çok daha yüksek ftalat konsantrasyonlarında ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, ftalatlara maruz kalma yolları da hayvanlar ve insanlar arasında farklılık gösterebilir. Kemirgenler genellikle ftalatları gıda veya su yoluyla ağızdan alırken insanlarda bazı ftalatlar sindirim yoluyla, diğerleri ise öncelikle deri teması veya solunum yoluyla vücuda girebilir. Bu farklılıklar, yalnızca hayvan çalışmalarına dayanarak ftalatların insan sağlığı üzerindeki riskleri hakkında kesin sonuçlara varmayı zorlaştırmaktadır. Ftalatların insanlara olan etkilerini daha güvenilir bir şekilde belirleyebilmek için insanlarda yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

İnsanlarda yapılan çeşitli çalışmalarda ftalatlar ile üreme sorunları arasında bir korelasyon olduğu gözlemlenmiştir, ancak bu tek başına nedensellik oluşturmaz.

Klinik ve epidemiyolojik çalışmalardan elde edilen kanıtlar, ftalatlar da dahil olmak üzere birçok endokrin bozucuya maruz kalma ile hem erkeklerde hem de kadınlarda üreme, gelişim ve metabolik sorunlar arasında olası bir bağlantı olduğunu göstermektedir. Ancak, korelasyon tek başına nedenselliği kanıtlamaz. Yani iki değişkenin birlikte değişmesi, birinin diğerine neden olduğu anlamına gelmez.

Ftalatlar konusunda da, bu kimyasalların yukarıda belirtilen sağlık sorunlarına yol açtığını kesin olarak kanıtlayan bir bulgu bulunmamaktadır. İnsanların her gün ağır metaller, herbisitler, böcek ilaçları ve birçok başka kimyasal maddeye maruz kaldığını unutmamak gerekir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, ABD Endokrin Derneği insanların günlük yaşamlarında 85.000'den fazla maddeyle temas ettiğini ve bunlardan 1.000’den fazlasının sentetik kimyasallar olduğunu belirtmektedir. Kimyasal özelliklerine bağlı olarak hormon sinyalleri etkilenebilir.

ABD CDC'nin Ulusal Biyoizleme Programı, şu anda insan örneklerinde 400'den fazla çevresel kimyasalın seviyelerini izlemektedir. Ancak, bu kimyasalların birçoğu yeterince araştırılmamıştır ve insan sağlığı üzerindeki etkileri hala belirsizdir. İnsanların bu kadar çok kimyasala maruz kalması nedeniyle, her bir bileşiğin bireysel etkilerini birbirinden ayırmak son derece zor hale gelmektedir. Ayrıca, çevresel kimyasalların yanı sıra genetik, yaşam tarzı faktörleri ve altta yatan kronik nedenler gibi durumlar doğurganlığı etkileyen ve dikkate alınması gereken başka önemli faktörlerdir.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, fetal gelişim sırasında ftalatlara çevresel maruziyetin testosteron seviyeleri, sperm üretimi ve testis gelişimiyle ilgili sorunlarla bağlantılı olabileceğini göstermiştir. Ayrıca, fetal gelişim ve erken çocukluk döneminde bu kimyasallara maruziyet hem erkeklerde hem de kadınlarda metabolik ve nörolojik sorunlar dahil olmak üzere, ilerleyen yaşlarda belirli kronik hastalıkların görülme riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Ftalatların kadınların doğurganlığı üzerindeki potansiyel etkileri, erkeklere kıyasla daha az araştırılmış olsa da bilim insanları yüksek ftalat seviyelerinin daha düşük gebelik oranları ve gestasyonel diyabet gibi gebelik komplikasyonlarıyla ilişkili olabileceğini tespit etmiştir.

Bununla birlikte, farklı çalışmalar arasında sonuçlar tutarsızdır ve birçok araştırma, yüksek maruziyet seviyelerinde bile ftalat maruziyeti ile metabolik, bilişsel ve üreme sorunları arasında herhangi bir ilişki tespit edememiştir.

Örneğin, İsveç’te bir araştırma grubu, 2002 yılında fabrikalarda yüksek seviyelerde DEHP’ye maruz kalan erkeklerin, maruz kalmayan erkeklere kıyasla çocuk sahibi olma konusunda daha fazla zorluk yaşayıp yaşamadığını inceleyen bir çalışma yayınladı. Araştırmacılar, 193 erkekten olma 397 hamileliği analiz etti ve maruz kalan ve maruz kalmayan erkekler arasında partnerlerinin hamileliği süresinde herhangi bir fark bulamadı.

2004 yılında George Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan bir başka çalışmada, doğum esnasında ekstrakorporeal membran oksijenasyonu gerektiren 19 ergenin DEHP maruziyetinin uzun vadeli etkileri değerlendirilmiştir. Bu, bir tür yapay yaşam desteği sistemidir. Bir PVC makinesinin bebeklerin nefes almasına ve kan pompalamasına yardımcı olduğu bu destek, onları kemirgenlerde üreme sorunlarına neden olanlara yakın DEHP seviyelerine maruz bırakmaktadır. Tüm ergenler, cinsiyet ve yaşlarına göre normal aralıkta büyüme, hormon seviyeleri ve gonadal fonksiyon göstermiştir.

Başka bir deyişle, ftalatların insanlarda üreme sorunlarına yol açıp açmadığını ve açıyorsa hangi konsantrasyonlarda yol açtığını belirlemek son derece zordur. Çevresel kimyasalların doğurganlık üzerindeki etkisini daha iyi anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerekirken, katkıda bulunan diğer birçok olası faktörü gözden kaçırmamak önemlidir.

Ftalatlar Erkeklerin Penis Boyunu Küçültüyor mu?
Ftalatlara maruz kalmanın "penisleri küçülttüğü" iddiası, 2021 yılında Mount Sinai'deki Icahn Tıp Fakültesi'nde çevresel epidemiyolog olan Shanna Swan'ın Count Down adlı kitabının yayınlanmasının ardından viral hale geldi. Swan, yirmi yılı aşkın bir süredir endokrin bozucular üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, çevresel kirleticilere maruz kalmanın zamanla sperm sayısında düşüşe ve penis boyutunda küçülmeye neden olduğunu öne sürdü. Mart 2021'de The Guardian'a verdiği bir röportajda Swan, "2045 yılına kadar ortalama sperm sayımızın sıfır olacağını", yani çocuk sahibi olmak isteyen çoğu çiftin yardımcı üreme tekniklerine ihtiyaç duyacağını ileri sürmüştür.

Swan'ın açıklamaları, doğurganlığın azalması ve "penislerin küçülmesinden" ftalatlar da dahil olmak üzere çevresel kirleticileri sorumlu tutan manşetlere yol açtı. Ancak birçok uzman mevcut kanıtların bu sansasyonel iddiaları destekleyecek kadar güçlü olmadığını düşünmektedir.

Swan'ın doğurganlığın çöküşüne ilişkin teorisi büyük ölçüde Levine ve arkadaşları tarafından 2017 yılında yayınlanan ve Swan'ın kıdemli yazar olduğu küresel sperm sayısı eğilimlerine ilişkin bir incelemeye dayanmaktadır. Yazarlar, 185 çalışmadan ve 42.000'den fazla erkekten elde edilen verileri analiz ederek 1973 ve 2011 yılları arasında sperm sayısında %59.3'lük bir düşüş olduğunu bildirmiş ve bunun doğurganlıkta önümüzdeki on yıllarda da devam etmesini bekledikleri bir düşüşün kanıtı olarak yorumlamışlardır.

Ancak diğer araştırmacılar, Levine ve arkadaşları tarafından bildirilen düşüşlerin hala Dünya Sağlık Örgütü'nün "normal" olarak kabul ettiği aralıkta olduğunu ve doğurganlık üzerindeki etkilerinin belirsiz olduğunu savunarak bu sonuçları sorgulamıştır. Sheffield Üniversitesi'nde androloji uzmanı olan Allan Pacey, The New York Times'a açıklama yaptığı, asgari bir eşikten daha yüksek bir sperm sayısının gebe kalma şansını daha da artırmasının olası olmadığını belirtmiştir. Bu da Levine ve arkadaşlarının, sperm sayısındaki herhangi bir düşüşün mutlaka erkek doğurganlığını azaltması gerektiği yönündeki varsayımının iyi desteklenmediği anlamına gelmektedir.

Melbourne'deki Monash Üniversitesi'nde kadın hastalıkları ve doğum doçenti olan Tim Moss, The Conversation için yazdığı bir makalede başka uyarılara da değindi. Birkaç çalışmanın son yıllarda sperm sayısında bir düşüş olduğunu göstermiş olsa da bu belirgin düşüşün nedenleri ve doğurganlık üzerindeki etkisinin henüz belirlenemediğini açıkladı. Moss ayrıca endokrin bozucuların insanların doğurganlığını etkilediğini gösteren kanıtların makul ancak kesin olmadığını belirtmiştir. Ayrıca diyet, obezite ve kronik hastalık gibi diğer birçok faktörün doğurganlık üzerinde önemli bir etkisi vardır.

Aslında, küresel anlamda sperm sayılarının gerçekten azalıp azalmadığı hala tartışılmaktadır. Farklı çalışmalar çelişkili sonuçlar göstermiş, hatta bazıları belirli bölgelerde sperm sayısının arttığını bildirmiştir. Ftalatların penis boyutunda azalmaya neden olduğu iddiası da güçlü kanıtlarla desteklenmemektedir. Bu iddianın dayanağı, Swan ve arkadaşları tarafından 2005 ve 2015 yıllarında yayınlanan ve fetal ftalatların ABD'li bebeklerin ve küçük çocukların üreme fonksiyonu üzerindeki etkilerini değerlendiren iki çalışmadır.

Swan ve meslektaşları, hamile kadınların idrarında farklı ftalat metabolitlerinin (DEHP, DEP, DBP, DBzP ve DiPB) seviyelerini ölçmüş ve bu seviyelerin inmemiş testis, anüsten mesafenin cinsel organlara olan azalması (anogenital mesafe) ve erkek torunlarında daha küçük penis genişliği ile ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Anogenital mesafe, kemirgenlerde üreme toksisitesinin bir göstergesi olarak kullanılır çünkü erkeklerde daha kısa mesafeler düşük testosteron seviyeleri, düşük sperm sayısı ve küçülmüş penis boyutu ile ilişkilidir; bunların hepsi ftalat sendromunun belirtileridir.

Bununla birlikte, bu ölçüm ile ftalat maruziyeti arasındaki korelasyon, sınırlı sayıda çalışma ve sonuçlardaki tutarsızlıklar nedeniyle insanlarda iyi bir şekilde belirlenmemiştir. Bazı çalışmalar yüksek ftalat metabolit seviyeleri ile erkek anogenital mesafesi ve penis boyutunda azalma arasında ilişki olduğunu bildirirken, diğerleri anlamlı bir ilişki bulamamıştır. Metodolojideki değişkenlik ve çok yakın zamana kadar her cinsiyet için yaşa özgü referans aralıklarının bulunmaması nedeniyle değişikliklerin uygunluğunu yorumlamak da zordur.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü (NIEHS) ve Ulusal Toksikoloji Programı'nın (NTP) eski direktörlerinden Linda Birnbaum, Health Feedback'e gönderdiği bir e-postada "penislerin küçülmesi iddiasının biraz abartılı olduğunu" söylüyor. Bununla birlikte, "ftalatların insanlarda erkeklerin biyolojik anlamda "dişileşmesine" neden olduğuna dair kanıtlar var" diye ekliyor.

Penis boyutunun zaman içindeki evrimine ilişkin veriler azdır. Bu soruyu ele alan az sayıdaki çalışmadan biri 2003 yılında World Journal of Men's Health dergisinde yayımlanmıştır. Bu çalışmada, 1942 ve 2021 yılları arasında penis boyutundaki (Penil flasid, gergin ve ereksiyon halindeki uzunluk olarak ölçülen) değişiklikler değerlendirilmiştir. Bunu yapmak için yazarlar, 55.000'den fazla erkeği kapsayan 75 çalışmadan elde edilen verileri karşılaştırmıştır. Penis uzunluğunun coğrafi bölgeye bağlı olarak değişmesine rağmen, küresel ereksiyon uzunluğunun 1992-2021 yılları arasında tüm yaş gruplarında %24 arttığını bulmuşlardır. Çalışma, diğer ölçümlerdeki eğilimleri tanımlamamıştır.

Moss makalesinde şu sonuca varmıştır: Çevre kirliliği güncel bir endişe kaynağı olsa da kanıtlar, insan üremesinin feci bir şekilde baltalanması ve buna eşlik eden penis küçülmesinin neyse ki oldukça düşük bir ihtimal olduğunu göstermektedir.

Ftalatlara Maruz Kalmaktan Kaçınabilir miyiz?
Ftalatlar, günlük hayatımızda o kadar yaygındır ki onlardan tamamen kaçınmak neredeyse imkansızdır. Yine de, Columbia Üniversitesi Mailman Halk Sağlığı Okulu, insanların maruziyetlerini azaltmak için alabilecekleri birkaç adım sunmaktadır. En bariz olanı, PVC içermeyen ürünleri, parfümsüz kozmetikleri ve kişisel bakım ürünlerini tercih etmek ve kokulu hava temizleyicilerinden kaçınmaktır.

Bir diğer, belki daha az bariz yol ise mümkün olduğu kadar taze gıdalar tüketmektir. Araştırmalar, paket servis yemeklerinin daha yüksek ftalat maruziyeti ile ilişkili olduğunu ve işlenmiş ve paketlenmiş gıdaların yerine taze gıdaların tüketilmesinin DEHP metabolit seviyelerini yarıya indirdiğini göstermektedir.

Ancak nüfus düzeyinde ftalat maruziyetini azaltmak, sadece bireylerin alacağı önlemlerle sağlanamaz, düzenleyici girişimler de gereklidir. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri, DHEP, DBP ve BBP dahil olmak üzere sekiz tür ftalatın %0,1'inden fazlasını içeren oyuncakları ve çocuk bakım ürünlerini yasaklamıştır. Avrupa Birliği ve Kanada'da da benzer düzenlemeler vardır. ABD bir adım daha ileri giderek, izin verilen bazı ftalatların kozmetik ürünlerde de kullanılmasını yasaklamıştır.

Son birkaç yılda birçok üretici, ürünlerindeki ftalatları gönüllü olarak alternatif bileşiklerle değiştirmeye başlamıştır. Ancak, bu yeni kimyasallar da ürünlerden dışarı sızabilir ve orijinal bileşiklerle benzer sağlık riskleri taşıyabilir.

Sonuç
Endokrin sistemi bozma potansiyeli olan kimyasallar sayıca çoktur ve modern yaşamda her yerdedir. Mevcut kanıtlar, bunların birçoğunun hem erkeklerde hem de kadınlarda üremeyi engelleyebileceğini ve kimyasal maruziyetin acil bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini göstermektedir. Ancak ftalatların insan sağlığı üzerindeki etkilerini anlamak, birkaç sorunla karmaşık hale gelmektedir. İlk olarak, hayvan çalışmalarında ftalat maruziyetiyle ilişkili üreme sorunları bildirilmiş olsa da hayvanlar ve insanlar biyolojik olarak farklıdır; bu nedenle bu sonuçlar insanlar için geçerli olmayabilir.

İkincisi, bazı insan çalışmalarında ftalat maruziyeti ile üreme sorunları arasında bir ilişki gözlemlenirken diğer çalışmalarda bu ilişki bulunmamıştır. Bu çalışmalar ayrıca gözlemlenen etkilerin genetik ve diğer çevresel toksinler gibi doğurganlık üzerinde etkisi olabilecek başka faktörlerden kaynaklanması olasılığını dışlayamamıştır. Üçüncü olarak, sperm sayısı ve penis boyutundaki değişikliklerin insan doğurganlığındaki değişiklikleri nasıl doğrudan etkilediği hala belirsizdir. Bu nedenle, çevresel kimyasallara ve özellikle ftalatlara atfedilen gelecekteki üreme felaketlerine dair alarm verici iddialar, mevcut kanıtlarla yeterince desteklenmemektedir.

Kesin olan şey, ftalatların insan doğurganlığı üzerindeki etkisinin daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyduğumuzdur. Daha fazla veri elde edilene kadar, bilimsel belirsizlik devam etse de zararları azaltmak için adımlar atmak ileriye dönük daha güvenli bir yaklaşım olabilir.