Almanya’da Bayern Hegemonyası, İspanya’da Barça ve Real düopolü, İngiltere’de Manchester City üstünlüğü ve Fransa’da PSG’nin ezici hakimiyeti… Avrupa’nın hemen hemen her büyük futbol liginde bir takımın büyük üstünlük kurduğu bir dönemden geçiyoruz. Üstüne üstlük Şampiyonlar Ligi’nde (ŞL) de en zenginlerin kendi arasında kapışmasını izliyoruz. Bir sezon Real Madrid, diğerinde Manchester City, berikinde PSG kazanıyor kupayı. Zengin kulüpler kapışırken orta boy ve küçük kulüpler kırıntılarla yetiniyor.

Fransız spor yazarı Jerome Latta’nın hazırladığı rakamlarla destekleyelim bunu. 1985 ile 1996 arasında dört büyük futbol ülkesi İtalya, İspanya, Almanya ve İngiltere ŞL'de 16 yarı finalist çıkara­bilmişti. 24 yarı finalist ise Fransa, Romanya, Hollanda, Portekiz, Belçika, İsveç gibi diğer ülkelerden çıkmıştı. 1997’den 2006’ya bu diğerlerinin payı sadece altıya düştü. 2007 ile 2016 arasında ise sadece ve sadece birdi bu rakam. 2017’den 2025’e kadarki son dönemde bu sayı yeniden altıya çıktı ama dört yarı finalde sahada ‘diğer’ olarak yer alan takım Paris St. Germain oldu.

Öyle gözüküyor ki, Şampiyonlar Ligi gibi turnuvalarla beraber rekabet tamamen nitelik değiştir­miş durumda. Bunun birinci aşaması, turnuva formatının değiş­tirilmesiyle yapıldı. Her ülkeden bir takım modeli kademeli olarak yıkıldı ve küçük ile orta boy ülkelerden takımların erişimi sınır­landı. Bugün gelinen noktada 55 ülkeden sadece 15’inin temsilcisi Şampiyonlar Ligi’ne katılabiliyor.

Televizyon rekabeti değiştirdi.

İkinci aşama ise yayın hak­larındaki patlamayla oldu. 1990’larda uydu yayıncılığının devreye girmesiyle büyük bir gelir potansiyelini fark etti kulüpler. Buna, ticari faaliyetler de eklenince gelirler hızla arttı. Real Madrid, Barcelona, Bayern Münih, Manchester United gibi za­ten köklü ve zengin kulüpler varlıklarını daha da artırdı.

Jerome Latta, 2023’te yayınlanan ‘Ce Que Le Football Est Devenu’ (Futbol Ne Hale Geldi) kitabında bu durumu futbolda yaşanan liberalleşmeyle açıklıyor: Latta’ya göre 1990’dan itibaren yayın haklarındaki bu büyük ar­tış ve futbolu düzenlemesi gere­ken iki kurum olan FIFA ve UEFA’nın göz yummasıyla beraber bu süreçten bir grup elit kulüple beraber futbolcular ve menajerleri kazançlı çıktı.

Benzer bir eleştiriyi araştırmacı yazar Tuğrul Akşar’ın futbol üzerine yazdığı yedinci ve son kitap olan ‘Futbolda Eşitsizliğin Bedeli’nde de görüyoruz. Akşar’a göre futbolda dört eşitsizlik türü var: gelir dağılımı eşitsizliği, kaynak kullanımı eşitsizliği, servet eşitsizliği ve rekabet eşitsizliği.

Paylaşımda dengesizlik.

Akşar’ın en çok eleştirdiği noktalardan biri beş büyük lig takımlarının zamanda UEFA’nın dağıttığı gelirin büyük kısmını aralarında paylaşması. Mese­la 2024-25’teki toplam 3,3 milyar euro para ödülünün 2,1 milyarlık kısmı beş büyük ligden kulüplere gitti: İngiltere 476 milyon, Almanya 441, İtalya 416 milyon, İspanya 403 milyon, Fransa 367 milyon… Diğer 50 ülkenin kulüpleriyse ka­lan 1,2 milyar euroyu paylaştı.

Bu paylaşım meselesi Avrupa’daki tüm futbol ekonomisine de yansıyor: Deloitte’ın son rapo­runa göre 2023-24 sezonunda Avrupa futbolunun toplam ekono­mik büyüklüğü 38 milyar dolara ulaştı. Bunun 24,4 milyar euroluk kısmı yani yüzde 64’ü sadece beş büyük ülkenin liglerinden geliyor. Tuğrul Akşar’ın deyimiyle yarı çevre ligler olan Portekiz’de, Hol­landa’da, Belçika’da kulüplerin benzer gelirler elde etmesi müm­kün değil.

Eşitsizliğin giderilmesi için sermaye kontrolü önerisi.

Tuğrul Akşar ve Jerome Latta futboldaki bu eşitsizliklerin azaltılması için bazı çözüm yolları öneriyor elbette: Bütçe kısıtlaması, maaş tavanı, daha adil paylaşım, sermaye kontrolü, çok kulüplü yapıların engellenmesi gibi… Ancak, Latta’ya göre Avrupa çapında siyasi irade devreye girmeden köklü bir değişiklik yapmak çok zor olacak. Bu noktada haklı, çünkü futbolun yönetim biçiminin değişmesinde Avrupa Birliği kurumlarının büyük payı var. Avrupa Adalet Divanı’nın 1995’te aldığı Bosman kararı tüm kıtadaki, hatta tüm dünyadaki transfer kurallarını baştan aşağı değiştirdi ve futbolcuların serbest dolaşımına imkân verdi.

Zannımca futbolcu ücretleri üzerinde yeniden bir baskı kurmanın imkânı çoktan ortadan kalktı. Avrupa dışında yüksek maaş alabilecekleri alternatifler var. Böyle bir baskı olduğu anda Suudi Arabistan’a ve ABD’ye daha fazla kaçış olur.

Buna karşılık takım sahipliği meselesine el atmak daha kolay olabilir. Aslında, ideali bu futbol kulüplerin Almanya örneğindeki gibi kendi taraftarlarına ait olması. Ancak, İngiltere’de ve İtalya’daki bu model terk edeli 100 yıldan fazla zaman geçti. Bununla beraber, futbola yeni gelecek sermayenin kontrolü daha sıkılaştırılabilir. Mesela Avrupa’da 100’den fazla ABD’li takım sahibi var. Bunun ne kadar sağlıklı olup olmadığını bilmiyoruz henüz. Keza aynı kişinin veya yatırım fonunun birçok farklı ülkede takım sahibi olur, bunu bir mali araç gibi kullanmasının önüne geçilebilir.

Bir de tabii büyük liglerin iç pazardaki elde ettikleri gelirler meselesi var. İngiltere Premier League gibi ligler zaten iç pazarda öylesine büyük gelir elde ediyor ki, diğer liglerin bununla rekabet etmesi pek mümkün değil. Burada atılabilecek adım, Premier League’i gelirlerini İngiltere içinde alt kademe liglerle paylaşmaya teşvik etmek olabilir. Böylece bir nebze de olsa ülke içi daha adil rekabet yaratılabilir…

Avrupa’nın en zengin 10 kulübü:

  1. REAL MADRID - 1045 milyon euro
  2. MANCHESTER CITY - 838 milyon euro
  3. PARIS ST-GERMAIN - 806 milyon euro
  4. MANCHESTER UNITED - 771 milyon euro
  5. BAYERN MÜNİH - 765 milyon euro
  6. BARCELONA - 760 milyon euro
  7. ARSENAL - 717 milyon euro
  8. LIVERPOOL - 715 milyon euro
  9. TOTTENHAM - 615 milyon euro
  10. CHELSEA - 546 milyon euro