Anadolu Ajansı Stratejik Analiz Müdürü Zeliha Eliaçık, Hollanda’da erken seçim atmosferinde merkez siyasetin çözülüşünü, aşırı sağın yükselişini ve konut krizinden Gazze'ye uzanan tartışmaların seçmen davranışına etkisini AA Analiz için kaleme aldı.
Hollanda, sadece 11 ay süren hükümetin dağılması sonrasında yarın seçime gidiyor. Bilindiği üzere kültürel olarak güçlü bir Protestan kültürel geleneğe sahip olan Hollanda’da seçimler pazar günü değil, çarşamba günü yapılıyor.
Seçim sürecinde gözlemlerde bulunduğum Hollanda sokakları çok hareketli. Hollanda seçimleri, bizim Türkiye'den alışık olduğumuz şekilde tek parti mitinglerinden ziyade, pek çok Batı Avrupa ülkesinde olduğu gibi sokak protestoları etrafında şekilleniyor. Bu siyasi kültürün yanı sıra Hollanda’da iklim, ekonomi, göç ve Gazze, özgürlükler ve benzeri konulara odaklanan küçük partilerin sayısının da giderek artması, tek bir lider ve parti etrafında toplanmayı güçleştiriyor.
Türkiye’deki kalabalık kitlelerin katıldığı mitinglerin yerini Hollanda’da parti liderlerinin seçmeni ikna etmeye çalıştığı tartışma programları alıyor. Görüştüğüm kimi siyaset bilimcilere göre yüzde 60, kimilerine göre ise yüzde 80 oranında kararsız seçmen var. Bu da son anda gerçekleştirilen tartışma programlarını, liderin performansını, polemik ve ikna gücünü kritik hale getiriyor. Öyle ki Hollanda'nın TRT'si olarak bilinen NOS kanalında parti liderlerinin final tartışmalarını herkes merakla bekliyor. Burada yapılacak bir hata yahut gaf, kararsız seçmenin oy davranışını değiştirebilir.
Hollanda seçimleri neden önemli? Görüştüğüm bazı analistler başarısız bir aşırı sağ hükümet tecrübesinden sonra "Ana akım sağ-sol ve liberal merkez partiler için yeniden iktidara gelme şansı" doğduğunu ve böylesi bir sonucun da "aşırı sağın yükseldiği diğer Avrupa ülkelerinde yeniden bir 'normalleşme' modeli" olarak işleyebileceği görüşünde. Ancak en çok oy alan iktidar ortağı olmasına rağmen mevcut hükümette Başbakan yapılmayan Geert Wilders’in seçim kampanyasında mağdur rolünü oynadığı ve icraata geçebilmek için tam yetki istediği göz önünde bulundurulduğunda aşırı sağın oyları da artabilir.
Hollanda’nın Trump’ı gibi davranan Wilders, provokatif söylemleriyle seçim gündemini yönlendiriyor. Hollanda seçimlerinde belirleyici soru ise diğer partilerin aşırı sağa karşı nasıl bir tavır alacağı. Bazı analistler Wilders'siz bir senaryoda Almanya'daki modelin tekrarlanabileceğini, yani merkez sağ, merkez sol ve liberal bir partinin bir araya gelerek "dengeleyici" bir hükümet kurabileceğini düşünüyor. Ancak sorun yalnızca bir hükümetin kurulması değil, aynı zamanda sürdürülebilir olması.
Koalisyonlara alışık bir ülke olmasına rağmen, Hollandalı seçmen artık istikrarsızlıktan yorgun. Bu nedenle bu seçim, "kim kazanacak"tan ziyade "kim uzlaşabilecek" sorusunun sınandığı bir test niteliğinde. Seçimlerin ortaya koyacağı sonuçlar, Avrupa'da nispeten hoşgörünün sembolü olarak bilinen Hollanda'da toplumsal dönüşüme ve Avrupa'nın geleceğine dair bir fikir de verecek.
Hollanda’daki (sosyal) konut krizi aslında bir siyaset krizi ve bu yönüyle yalnızca barınma eksikliğini değil, sistemin derin yapısal zaaflarını da görünür kılıyor. Görüştüğüm bir siyasi analistin belirttiği gibi, liberal piyasa düzeni içinde barınma artık bir sosyal hak değil, bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Hollanda’da yeterince yeni sosyal konut inşa edilmiyor ve var olanlar da adil ve işlevsel şekilde yönetilmiyor.
Hollanda’da aşırı sağ söylemler giderek normalleşirken ırkçılık ve göçmen karşıtlığı da giderek bir "derece meselesi" haline geliyor. Bazıları kültürel, bazıları ekonomik nedenler; bazılarıysa reel politika gereği diyerek farklı derecelerde ama muhakkak göçmenleri ülke sorunlarının merkezine oturtmuş durumda.
Hollanda tarihi olarak sömürgeleriyle kendi refahını var ederken ancak bir hiyerarşik yapı ve efendi-köle ilişkisi üzerinden bu "çeşitliliğe" tahammül edebilmişti. Sadece aşırı sağ değil, merkez sağ ve sol partiler de dahil ana akım siyasetin de sık sık İslamofobik ve göçmen propagandaya başvurması gerçek politikalar üretmektense “korku” siyasetiyle toplumu yönetmeyi tercih ettiklerini gösteriyor.
Hollanda'daki konut krizi, çevre politikalarıyla çiftçi lobileri arasındaki gerilimden merkez siyasetin eylemsizliği ve rant ekonomisine kadar uzanan zincirin tam ortasında duruyor. Farklı yaş, meslek ve siyasi partiden görüştüğüm Hollandalılar kurumsal siyasetin sorunları çözemediğine değil, belli çıkar ve rant denklemleri nedeniyle çözmek istemediğine inanıyor.
Avrupa’nın teknokratik aklı, halkın hayatına dokunamadıkça popülist siyasete ve aşırı sağa alan açılıyor.




