İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Özden Zeynep Oktav, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik stratejilerini ve bu stratejiler etrafında İran'ın jeopolitik gerçekliğini AA Analiz için kaleme aldı. Tahran’ın ortasında İsmail Heniyye’nin şehit edilmesine mani olamayan İran, 2020 Ocak ayından itibaren Kasım Süleymani'nin suikastıyla başlayıp günümüze kadar devam eden süreçte büyük bir itibar kaybına uğramıştır. Tahran yönetimi, yıllardır İran'ın gerçek sınırlarının Şii ideolojisinin etkili olduğu alanlar olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle de Şii ideolojisini, özellikle yakın çevresindeki ülkelerde yaygın ve hakim bir düşünce haline getirmeye çalışmıştır. 2015 yılında İran'ın Tahran, Beyrut, Şam, Sana ve Bağdat olmak üzere 5 başkentte etkin olduğunu dünyaya ilan etmesi oldukça dikkat çekiciydi. Başka bir ifadeyle İran, Kudüs Gücü'nü kurmuş, "Şii hilali" olarak adlandırılan etki alanını oluşturmaya çalışmış ve dış politikasında direniş retoriğini benimsemiştir. Bu doğrultuda kaynaklarını yoğun biçimde Suriye ve Irak’a aktarmış, bunun sonucunda da ulus devlet gücünü zafiyete uğratmıştır. Eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde, DEAŞ’la mücadele gerekçesiyle 2015 yılında Tikrit'in örgütten temizlenmesi sürecinde ABD ile işbirliği yapan İran, kısa süre içinde hem istihbarat alanında ciddi zafiyetler yaşamış hem de ekonomik olarak önemli ölçüde zayıflamıştır. Nitekim İran, 2024 yılında helikopter kazasında hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin cenazesine dahi ilk etapta ulaşamayacak bir durumla karşı karşıya kalmıştır. 2015 yılında İran'ın bölgede DEAŞ'a karşı savaşan aktörlerden biri olarak öne çıkması ve Irak'ta Saddam sonrası dönemde Şiilerin yönetimde daha fazla söz sahibi olmasıyla İran'ın Irak'taki etki alanı genişlemiştir. Ancak bu etkinin artmasının ardından süreç İran açısından tersine dönmeye başlamıştır. Diğer bir deyişle, İran bölgede giderek zayıflayan bir aktöre dönüşmüş ve Yugoslavya'nın Komünizm tehdidi ortadan kalkınca parçalanması gibi gelecek senaryolarına maruz kalmıştır. İran, bölgede kendi içinde FETÖ benzeri yapılanmalarla mücadele etme ve Suriye'de YPG'ye karşı Türkiye ile işbirliği yapma ya da Türkiye’nin bu konudaki tecrübelerinden yararlanma fırsatını değerlendirememiştir. Bununla da kalmamış, Türkiye'nin PKK ile mücadelesine destek vermek yerine çoğu zaman Türkiye'nin karşısında bir tutum sergilemiştir. Bugün gelinen noktada ise Tahran yönetimi ABD’nin saldırı tehditleriyle ve etnik-mezhepsel kimlikler bazında içeriden çökertilmesi için yapılan planlarla boğuşmaktadır. Şubat 2026'da Libertarian Enstitüsü tarafından yayımlanan bir analizde, İran'ın etnik ve mezhepsel temelde parçalanmasının ancak İsrail'in çıkarlarına hizmet edeceği ifade edilmiştir. İran'ın parçalanmasını savunan radikal bir neo-muhafazakar kuruluş olan "Demokrasilerin Savunması Vakfı (Foundation for Defense of Democracies/FDD)" ise İran'ın Yugoslavya'ya benzer şekilde parçalanacağını iddia etmiştir. Haziran 2025'te The Jerusalem Post'ta çıkan bir yazıda İran'ın bölünmesi için bir "Orta Doğu koalisyonu"nun kurulması gerektiğinin vurgulanması, Wall Street Journal’ın da benzer şekilde, "parçalanmış bir İran'ın Rusya ve Çin çıkarlarını engelleyebileceği, İsrail'e yönelik tehditleri azaltabileceği" iddialarının yer alması oldukça dikkat çekicidir. 2023’te İsrailli 32 milletvekilinin, İran’ın altı parçaya ayrılmasını savunan bir deklarasyon imzalayarak Tahran’dan İran Azerbaycan’ına, İran Kürdistanı ile Irak Kürdistan bölgelerinin birleşmesine, Ahvaz’ın bağımsızlığına ve Belucistan’ın Pakistan ile uyumuna yönelik önerilerde bulunması beraberinde pek çok tartışmayı getirmiştir. Her ne kadar daha sonra imzacı İsrailli milletvekillerinin çoğu imzalarını geri çekmiş olsa da, bu girişim İsrail siyasetinde bölge ülkelerinin parçalanmasına dayalı bir strateji anlayışının varlığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. İran bir Yugoslavya örneğine benzer şekilde parçalanması mümkün olan bir ülke hiç değildir. Her ne kadar “ayrılmaya istekli Sünni, Kürt ve Beluci azınlık bölgelerine güvenlik garantileri” sağlanması önerisinde bulunarak İran’ı bölme planları İsrail tarafından yapılsa ve Washington bu planların arkasında duruyor gibi gözükse de işler İsrail’in istediği gibi gelişmemektedir. Diğer bir deyişle, İran ile 1999 yılındaki Yugoslavya arasında oldukça yapısal farklılıklar vardır. Daha da önemli olan faktör ise 1999 yılında son derece güçlü olan ABD, bugün aynı güce sahip değildir. Günümüzdeki uluslararası sistemde İran ile savaşmanın ekonomisine olası maliyetlerini düşünmek zorunda kalan bir ABD mevcuttur. ABD burada petrolün fiyatının belirlenmesinin kendi kontrolü dışına çıkmasını istememektedir. Ancak sıcak bir çatışma ihtimali dahilinde petrol satışları ABD’nin kontrolü dışında daha rahat yapılabilir. Hürmüz Boğazı’nı İran ile krizi tırmandırmak ABD’nin yararına olmayan uluslararası bir konjonktür yaratacaktır. ABD’nin sadece İran’la değil İsrail’le de problemlerini çözmesi bölgenin istikrarı açısından önem taşımaktadır.