Dimona, İsrail’in nükleer silah programının merkezinde yer aldığı için, 1960’lardan bu yana bu bölgeye dair her şey büyük bir gizemle örtülü. Bölge hakkında ortaya çıkan bilgilerin büyük kısmı da küresel istihbarat servislerinden geliyor. Néguev Çölü’nün ortasında, ıssız bir alanda bulunması da tesadüf değil.

Dimona, İsrail için belirleyici bir unsur. Bölgedeki ülkeler arasında nükleer silah geliştirmeyi başaran tek ülke olması, İsrail’e önemli bir caydırıcılık gücü kazandırıyor. Bu durum; aldatma politikaları, gizli anlaşmalar ve perde arkasındaki jeopolitik hamleler sayesinde mümkün oldu. İran’ın bu noktayı bombalaması da güçlü bir mesaj niteliği taşıyor. ABD ve İsrail’in resmi söylemine göre İran, kendi nükleer silah programı nedeniyle hedef alınıyor. Tahran ise bu saldırıyla hem Washington’a hem de Tel Aviv’e meydan okumakta ve söz konusu riskleri hatırlatıyor.

İsrail’in nükleer programı Fransa’nın desteğiyle başladı. 1956 yılında Fransa, Birleşik Krallık ve İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine karşılık olarak, Birleşmiş Milletler’e rağmen Mısır’ı işgal etti. Bu süreçte Fransa’daki sosyalist hükümetler, yine İşçi Partisi yönetimindeki İsrail’e ilk nükleer reaktörünü kurması için yardım etti. Ancak bu gizli anlaşma, 1958’de Charles de Gaulle’ün iktidara gelmesiyle sona erdi. De Gaulle, Cezayir’in bağımsızlığı sürecinde İsrail ile yakınlığın Fransa’ya zarar verdiğini düşünerek bu ilişkiden uzaklaşmaya başladı.

Fransa’nın tutumu İsrail’i ABD’ye yakınlaştırdı. Buna rağmen İsrail nükleer programını gizli tutmaya devam etti. Ancak Amerikan istihbaratı, İsrail’in atom bombası geliştirebileceğine dair yeterli ipucu elde etti. Washington bu bilgileri kamuoyuna açıklamama kararı aldı. Tüm bu faaliyetlerin merkezinde yine Dimona vardı; burada nükleer başlık üretiminde kullanılabilecek uranyum üzerinde çalışılıyordu.

Büyük ifşa yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşti ve bu olay adeta bir casusluk hikâyesini andırıyordu. Dimona’daki nükleer araştırma merkezinde çalışan Fas kökenli Yahudi teknisyen Mordehay Vanunu, tesislerde üretilen nükleer silahlar hakkında bilgi topladı. Soğuk Savaş dönemindeki nükleer tehditten endişe duyan ve pasifist görüşlere sahip olan Vanunu, bu bilgileri İngiliz gazetesi Sunday Times’a sızdırdı. Haber 1986 yılında manşetten yayımlandı.

Bu ifşa ile İsrail’in 100’den fazla nükleer başlığa sahip olduğu ilk kez doğrulanmış oldu. Nükleer silahların yayılmasını önlemeye yönelik anlaşmaların tartışıldığı bir dönemde bu haber büyük bir sarsıntı yarattı. İsrail, kitle imha silahlarının sınırlandırılmasına yönelik uluslararası anlaşmaları imzalamamıştı. Bu nedenle Dimona’daki tesisler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimlerinin dışında kalıyordu. Hindistan ve Pakistan da benzer şekilde bu anlaşmalara taraf olmamıştı.

Vanunu’nun bu “ihaneti” cezasız kalmadı. 1986 Eylül’ünde Cindy adında Amerikalı bir turist, Vanunu’yu kandırarak Roma’ya gitmesini sağladı. Burada Mossad ajanları tarafından kaçırılan Vanunu, İsrail’e götürüldü ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Cindy’nin aslında Mossad ajanı Cheryl Bentov olduğu ortaya çıktı.

Dimona’nın önemi, nükleer tarihin en karanlık olaylarından biriyle de bağlantılı: 22 Eylül 1979’da gerçekleşen “Vela Olayı”. ABD’ye ait Vela uyduları, Sovyetler Birliği’nin gizli nükleer denemelerini tespit etmek amacıyla kullanılıyordu. Bu uydular, Güney Afrika’nın güneyinde Hint Okyanusu üzerinde nükleer patlamaya benzer bir sinyal algıladı.

Veriler, orta büyüklükte bir nükleer patlamaya işaret ediyordu, ancak hiçbir ülke bu patlamayı üstlenmedi ve olaya karışabilecek tüm devletler iddiaları reddetti. Bu olayla ilgili en yaygın iddialardan biri, Güney Afrika’nın Dimona tesisinde kullanılmak üzere İsrail’e uranyum sağladığı ve karşılığında nükleer teknoloji aldığı yönündeydi. 1979’daki patlamanın da bu iş birliğiyle bağlantılı olduğu öne sürüldü. Ancak bu iddialar hiçbir zaman resmen doğrulanmadı. Güney Afrika, daha sonra geliştirdiği nükleer silahları apartheid rejiminin sona ermesinden önce kendi isteğiyle imha etti.