21 Mart’ta İran tarafından atılan balistik bir füzenin Dimona kentinde bir yerleşim bölgesine düşmesi ve yaklaşık 200 kişinin yaralanması, yalnızca İsrail’in hava savunma sistemlerinin kırılganlığını değil, aynı zamanda ülkenin en iyi saklanan sırlarından birini yeniden gündeme taşıdı: Shimon Peres Nükleer Araştırma Merkezi’nde onlarca yıldır sürdürülen, resmen doğrulanmamış nükleer program.

Füze tesislere zarar vermedi, ancak şehirde yaşayanların güvenlik algısını ciddi şekilde sarstı. Daha önce bir nükleer reaktörün yakınında yaşamanın daha fazla koruma anlamına geldiğine inanılıyordu.

Uzmanlara göre İran’ın mesajı açıktı: Amaç tesisleri yok etmek değil, ulaşılabilir olduklarını göstermekti.

Gizlilik üzerine kurulu bir program
İsrail’in nükleer programı, 1950’lerde dönemin lideri David Ben-Gurion tarafından başlatıldı. Holokost sonrası güvenlik kaygıları ve varoluşsal tehdit algısı, bu programın temel motivasyonuydu.

Program başından itibaren gizlilik üzerine kuruldu. 1957’de Fransa ile yapılan gizli anlaşma sayesinde reaktör sivil amaçlı gösterilerek inşa edildi. Ancak gerçekte, yer altında plütonyum üretimine imkân sağlayan çok katlı bir tesis de kuruldu.

ABD biliyordu ama sessiz kaldı
ABD, 1960’ların başında Dimona’daki faaliyetlerden haberdar oldu. Ancak kesin bir sonuca varılamadı. İsrail ise tesisin barışçıl amaçlı olduğunu savundu.

Amerikalı denetçiler 1961-1969 arasında sekiz kez tesisi ziyaret etti. Ancak İsrail, bu ziyaretler öncesinde tesisleri yeniden düzenleyerek gerçek faaliyetleri gizlemeyi başardı.

1967’ye gelindiğinde ise İsrail’in ilk nükleer silahlarını üretmiş olduğu değerlendiriliyor.

Bu süreç, “nükleer belirsizlik” politikasını doğurdu: İsrail ne nükleer silah sahibi olduğunu kabul etti ne de bunu reddetti.

Tahmini nükleer güç
İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf değil. Bu nedenle uluslararası denetimler sınırlı.

Uzmanlara göre İsrail’in yaklaşık 100–200 nükleer başlığa sahip olduğu tahmin ediliyor. Elindeki plütonyum miktarı teorik olarak daha fazla silah üretmeye de yeterli.

İsrail’in çifte stratejisi
İsrail, kendi nükleer kapasitesine dayanarak caydırıcılık sağlarken, düşman ülkelerin aynı kapasiteye ulaşmasını engellemek için askeri operasyonlar gerçekleştirdi:

  • 1981: Irak (Osirak reaktörü)
  • 2007: Suriye (Al Kibar tesisi)

İran’ın nükleer programına karşı da uzun süredir benzer bir politika izleniyor.

Yeni risk: Dimona artık hedef
İran’ın son saldırısı doğrudan tesisi vurmasa da önemli bir gerçeği ortaya koydu: Dimona artık ulaşılmaz değil. Bu durum bölgesel nükleer gerilimi artırıyor. Olası bir saldırıda sadece askeri değil, radyolojik sonuçlar doğurabilecek riskler barındırıyor. İşin ilginci İran'ı gizlice nükleer silah geliştirmekle suçlayan İsrail'in gizlice nükleer silah geliştirmesi.

Kırılan denge
Yıllarca İsrail’in nükleer stratejisi, “kimse test etmez” varsayımına dayanıyordu. Ancak bu denge artık sarsılıyor. İran, Dimona’yı doğrudan vurmadı ama vurabileceğini gösterdi. Bu da İsrail’in caydırıcılığının hâlâ geçerli olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi.