İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi'nde (CIGA) kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Ramzy Baroud ve The Palestine Chronicle’ın genel yayın yönetmeni Romana Rubeo, İspanya’nın İsrail’e yönelik yaptırımlarını ve Avrupa’nın değişen siyasi tutumunu kaleme aldı.
***İspanya’nın İsrail’e yönelik son dokuz maddelik yaptırım paketi, tek başına alınmış bir karar değil, yıllardır olgunlaşan siyasi tutum değişiminin bir sonucu olarak öne çıkıyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde Gazze ve Filistin halkıyla dayanışma nihayet somut adımlara dönüşmüş durumda. On binlerce can kaybının ardından gecikmeli de olsa atılan bu adımlar stratejik önem taşıyor. Zira İsrail’in sömürgeci projesinin kuruluşunda ve desteklenmesinde tarihsel olarak merkezi rol oynayan Avrupa, uzun süredir olmadığı kadar doğrudan biçimde kendi sorumluluğuyla yüzleşmek zorunda kalıyor.
On yıllar boyunca Avrupa’nın siyasi ve mali desteği, Washington ve uluslararası kurumlar üzerinden aktarılarak, İsrail için bir tür siyasi kalkan işlevi gördü. Bu sayede İsrail, cezasız biçimde hareket edebildi; diplomatik dokunulmazlıktan ve kapsamlı uluslararası destekten yararlandı. Bu kesintisiz destek, uluslararası hukuk ihlallerinin rutin ve cezasız hale geldiği bir düzeni normalleştirdi.
İspanya, 8 Eylül’de İsrail’e silah satışını yasaklayan, hem sivil hem askeri amaçla kullanılabilen ürünlere kısıtlama getiren ve askeri teçhizat taşıyan İsrail donanma gemilerinin İspanyol limanlarına yanaşmasını engelleyen kapsamlı bir yaptırım paketi açıkladı. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde bu adımlar, onlarca yıldır büyük bir Avrupa hükümeti tarafından alınan en ciddi politika değişikliklerinden biri niteliğinde. Paket ayrıca üst düzey diplomatik temasların sınırlandırılmasını, bazı sektörlerde işbirliğinin askıya alınmasını ve İsrail yerleşimlerinde faaliyet gösteren şirketlere yönelik daha sıkı denetimler getirilmesini içeriyor. Gazze’ye insani yardımı artırırken Başbakan Pedro Sánchez, benzer yaptırımların tüm kıtaya yayılması için AB çerçevesinde çalışmayı taahhüt etti.
İspanya, Haziran 2024’te İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açılan soykırım davasına resmen katıldı. Eylül 2025’te ise savcılar, savaş suçları ve soykırım şüphesiyle bazı İsrailli yetkililer hakkında soruşturma başlattıklarını duyurdu. Bu adımlar, İspanya’yı uluslararası hukuk mekanizmaları üzerinden hesap sorulmasını aktif biçimde takip eden nadir Avrupa ülkelerinden biri konumuna getiriyor.
İspanyol hükümeti, 18 Eylül’de yaptığı açıklamada İsrail’in turnuvaya katılması halinde 2026 FIFA Dünya Kupası’nı boykot edeceğini duyurdu. Bu gelişmeler, tabandan yükselen uluslararası siyasetin giderek daha dinamik hale geldiğini gösteriyor. Genel tabloya bakıldığında İspanya, mahkeme salonlarından futbol stadyumlarına ve yarış pistlerine kadar geniş bir alanda toplumsal dayanışmayı, hukuki girişimleri ve siyasi sembolizmi nadir görülen bir bütünlük içinde ortaya koyuyor. Almanya ve Birleşik Krallık hala İsrail’in tutumunu korumacı bir dille savunurken, Madrid’in İrlanda, İsveç, Norveç ve Belçika ile aynı çizgide hareket etmesi, Avrupa’da hesap verebilirlik ve adalet konusunda giderek büyüyen ayrışmayı gözler önüne seriyor.
İspanya’nın ton ve tutumundaki bu değişim, on yıllardır süregelen diplomatik ikiyüzlülüğü de yıkıyor. Bununla birlikte kurumsal hafızasını da devreye sokuyor. 1970'lerde İspanya, Filistin'in kendi kaderini tayin hakkını teyit eden BM kararlarına destek vermiş, ardından dönemin Başbakanı Adolfo Suarez, Yaser Arafat’ı Madrid’de ağırlamıştı. Ancak zamanla İspanya, AB’nin "denge" yanlısı resmi çizgisine uyum sağladı. Ancak Gazze’deki İsrail soykırımı bu dengeyi kökten sarstı. Bu durum, İspanyol halkını hükümetlerinin Filistin politikasında kısmen de olsa söz sahibi hale getirdi. Eylül 2024'te 200’ü aşkın sendika ve sivil toplum kuruluşu, İsrail'le tüm siyasi, ekonomik ve askeri bağların koparılmasını talep ederek genel greve çağrı yaptı. Dolayısıyla İspanya’nın mevcut tutumu, yalnızca bir politika değişikliğini değil, aynı zamanda derin bir kültürel ve ahlaki değişimi de simgeliyor. Bu yaptırımlar, tekil hareketleri ortak bir Avrupa cephesine dönüştürerek, bir zamanlar dokunulmaz ve eleştiriden muaf görülen İsrail’i siyasi açıdan yalnızlaştırabilir.





