Haftanın Konseri: Şamhal İsmail & String Quartet
Mevsim döndü İstanbul rüzgârı, Moda sahillerinde insanı şöyle hafifçe ürperten tatlı bir serinliğe evrildi. Hafta sonu yaklaştıkça “Nereye gitsek, ruhumuzu neyle doyursak?” telaşı başlayanlar için peşinen söyleyeyim bu defa sizi tarihin ve musikinin o sükûnet dolu kucağında, Kadıköy sınırları içinde ufak bir kaçamağa davet ediyorum.
Etkinliğin detaylarına gelirsek… 1989 Bakü doğumlu Azerbaycanlı piyanist ve besteci Şamhal İsmail, 17 Ekim Cumartesi akşamı Kadıköy’ün kendine has atmosferiyle dikkat çeken All Saints Moda Kilisesi’nde sahne alıyor. Konserde kendisine kemanlarda Gülfem Yoldaş ve Elifnaz Okumuş, viyolada Gülizar İsmail, çelloda ise Can Çerigenç eşlik edecek.
Açıkçası, piyano ile yaylı çalgıların aynı sahnede hemhâl olması her daim ilgimi çekmiştir. Fakat bu konserin radarıma takılmasının sebebi, repertuvarın ayarı diyebilirim. Program, klasik dönemin o ağırbaşlı ve abidevi eserleriyle çağdaş müziğin dinamik dünyasını bir araya getiriyor. Yani ne “Ben çok elitim” kasvetine boğuluyorsunuz ne de popüler kültürün sığ sularında yüzüyorsunuz. Tam kararında bir terkipten bahsediyorum.
En can alıcı detay ise Şamhal İsmail’in iki yeni bestesinin dünya prömiyerine şahitlik edecek olmamız. Bir bestecinin yepyeni eserlerini, henüz dinleyiciyle ilk kez buluşurken canlı canlı deneyimlemek cidden ayrı bir letafet.
All Saints Moda Kilisesi’nin tarihî atmosferi de bu müzikal buluşmaya ayrı bir güzellik katıyor. Böyle bir mekânda piyano ve yaylıların sesine kulak vermek, gündelik hayatın angaryalarından birkaç saatliğine de olsa uzaklaşmak için güzel bir vesile.
Özetle, “Şöyle kulağımın pası silinsin, şehir gürültüsünden kaçıp nitelikli bir akşama maruz kalayım.” diyorsanız cumartesi rotanızı Moda’ya kırın derim.
Haftanın Tiyatrosu: Vadideki Zambak
"Size kalbimin gizli sayfalarını açıyorum... Bir kadının, yalnızca bakışlarıyla bir erkeğin ruhunu nasıl baştan ayağa değiştirebileceğini ve fakat o aşkın nasıl bir imkânsızlık zindanına dönüşebileceğini anlatacağım."
Yukarıdaki satırlar, sayfalar arasında kaybolmayı sevenlerin zaten gayet iyi bildiği tanıdık bir ses. Fransız edebiyatının dev ismi Honoré de Balzac’ın o ölümsüz eseri Vadideki Zambak, bu defa tiyatro sahnesinin büyüleyici atmosferinde karşımıza çıkıyor.
Balzac insan ruhunun en kuytu, en karanlık ve kimselere açamadığı köşelerini ustalıkla tasvir eden bir yazardır. Zamanında romanını okurken Madam de Mortsauf ile Félix arasındaki o imkânsız, son derece saf fakat bir o kadar da insanı içten içe kemiren aşka tanıklık etmek bende tarifsiz bir hüzün yaratmıştı. İnsanın okurken kendi içine döndüğü, kendi hayatından parçalar bulup yer yer içselleştirdiği ve o tanrısal aşkı adeta iliklerine kadar hissettiği nadir metinlerden biridir benim için.
Edebiyat tarihinin belki de en trajik, en yüksek erdemle bezenmiş fakat bir taraftan da en yıkıcı aşk öykülerinden biri. Félix’in çocukluk yıllarından taşıdığı o derin ruhsal travmalardan sıyrılıp Indre Vadisi’nin o büyüleyici, yeşillikler içindeki atmosferinde Madam de Mortsauf’un zarafetine sığınışı; tutku ile vicdan, arzu ile sadakat arasında sıkışıp kalan o biçare ruh hali insanı derinden sarsıyor.
Fakat dürüst olmak gerekirse herkesin kolayca anlayabileceği bir eser de değil. Kimi fazla ağdalı, kimi fazla romantik, kimi de betimlemelerini fazla bulabilir. Galiba eser ile tam anlamıyla bütünleşmek için önce pişmek gerekiyor. Hani derler ya; aşk acısına giren kişi ile çıkan kişi aynı değildir. Aşkın yakıcı acısına çocuksu, masum ve saf halimizle adım atarız, sonra ne mi olur?
O yangın insanı alır, yerden yere vurur, acıyı iliklerine kadar hissettirir ve o kadar çok canın acımıştır ki artık o çocuksu masumiyetin gitmiş yerine ağır bir olgunluk çökmüştür. İnsan acıyla pişer ve acı kapısından çıktığında, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş, ne istediğini bilen, karakteri oturmuş, bilge bir ruh olmuşsundur artık. Birçoğumuzun hayat tecrübesi ve sınırları da böyle şekillenmiştir. Bu yüzden herkesin okuyabileceği ama herkesin hissedemeyeceği bir eser.
Ki benzer düşünceleri Balzac’da savunmuştur. Eser ilk yayımlandığında döneminin okuyucuları ve eleştirmenleri tarafından yeterince anlaşılamamış ve beklenen ilgiyi görmemiştir. Bunun üzerine Balzac şu unutulmaz cümleyi kurar: "Bu eseri ancak gelecek asrın insanları anlayabilir, şimdikiler için bu kitap çok fazladır." Ve öyle de olmuştur. Eser, zamanla dünya edebiyatının en önemli realizm ve psikolojik tahlil klasikleri arasında yerini almıştır.
Gelelim bu dev eseri sahneye taşıyan ekibe... Sadece Kumpanya yapımı olan oyunda romanı tiyatroya Furkan Karayama uyarlamış, yönetmen koltuğuna ise Eyfel Sema Çoruh, yardımcı yönetmenliğini de Yiğit Yengin üstlenmiştir.
Balzac’ın o ağdalı ve katmanlı dilini sahne görselliğine dönüştürme fikri açıkçası beni çok heyecanlandırıyor. Yönetmenin reji tercihleriyle o koca romanın içsel çatışmalarını ve karakterlerin ruhundaki fırtınaları sahneye nasıl yansıtacaklarını ben de büyük bir merakla bekliyorum. Açıkçası oyunu henüz ben de izlemedim, bu hafta sonu için ajandama ekledim ve sabırsızlıkla bekliyorum. Balzac’ın o güçlü metni ve ekibin rejisi düşünüldüğünde beklediğime değeceğini de düşünüyorum.
Romanı önceden okuyup o hüznü tatmış olanlar için bu oyun, eski bir dostla seneler sonra yeniden buluşup aynı dertle dertlenmek gibi olacaktır. Kitabı henüz okumamış olanlar içinse Balzac’ın o insanı sarıp sarmalayan dünyasına adım atmak adına şahane bir vesile olacaktır.
Haftanın Filmi: Paris, Texas
Beyazperdenin büyük ustası Wim Wenders’ın Altın Palmiye ödüllü filmi Paris, Texas, o nostaljik dokusunu yıllardır koruyan Beyoğlu Majestik Sineması’nda yeniden beyaz perdede.
Çölün kızgın sıcaklığında, kızıl kumların ortasında başında o kırmızı şapkasıyla yürüyen ve konuşmayı dahi neredeyse unutmuş bir adamın geçmişiyle, ailesiyle ve en nihayetinde kendi yıpranmış ruhuyla hesaplaşması... Ry Cooder’ın insanı içten içe sızlatan gitar tınıları eşliğinde, yalnızlığın ve iletişimsizliğin görsel bir sanata dönüşmesine tanıklık ediyorsunuz.
Hani Vadideki Zambak’ta bahsettiğim o "acı çemberinden geçmek" var ya... İşte bu film de tam olarak o cinsten bir tecrübe. Harry Dean Stanton’ın canlandırdığı Travis’in o çaresiz yürüyüşünden, peep-show kabininde Jane ile karşı karşıya geldiği o sahneye kadar her anı, acıyla pişmiş bir ruhun kavrayabileceği bir derinlik.
Gelelim benim gözümde filmin o en sarsıcı bölümüne... Jane ile Travis’in kabinde, aralarında tek taraflı bir cam ve geçmişten kalma koca bir mesafe varken ahizeyle yaptıkları o yüzleşme... Nastassja Kinski’nin o unutulmaz performansıyla hafızaya kazınan sahnede Jane, Travis’in yokluğunda onunla kendi kendine nasıl konuştuğunu, zamanla bu hayalî konuşmaların elinden kayıp gittiğini anlatır ve bu sahne bana göre sinema tarihinin en etkili tiratlarından biridir.
"Sen gittikten sonra seninle uzun uzun konuşurdum. Yalnız olduğum hâlde, aylarca seninle konuşarak dolaştım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. Seni yalnızca hayal ettiğim zaman daha kolaydı. Bana cevap verdiğini bile hayal ediyordum. İkimiz uzun uzun konuşuyorduk. Sanki gerçekten oradaydın. Seni duyabiliyor, görebiliyor, koklayabiliyordum. Bazen sesin beni gecenin bir yarısı uyandırıyordu; sanki odada yanımdaydın. Sonra yavaş yavaş silinmeye başladın. Artık seni gözümde canlandıramıyordum. Eskisi gibi sesli sesli konuşmayı denedim ama orada değildin. Seni duyamıyordum. Sonra vazgeçtim. Her şey durdu. Sen ortadan kayboldun... Şimdi burada çalışıyorum, sürekli sesini duyuyorum. Her erkekte senin sesin var."
Burada anlatılan yalnızca bir ayrılık hikâyesi değil. İnsanın yokluğuna alışamadığı birini önce hayalinde yaşatması; sonra o hayalin parmaklarının arasından kayıp gitmesine seyirci kalması... En nihayetinde birini unutmak başka, hayallerinden yavaş yavaş silinmesini izlemek bambaşka bir şey.
Velhasılıkelam; hafta sonu İstiklal’de adımlayıp ardından Majestik Sineması’nın sığınıp kısa bir ara vermek isteyenler için şahane bir vesile. Hem bazı filmler büyük perdede seyredilmeyi hak eder; Paris, Texas da şüphesiz onlardan biri.
Haftanın Sergisi: Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kültür sanat hayatımıza kazandırdığı Kabataş Transfer Merkezi’ndeki İstanbul Boğaz Müzesi, “Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” sergisiyle kapılarını açtı. Şehrin en işlek noktalarından birinde, vapura yetişme telaşının, bitmeyen korna seslerinin ve İstanbul’un o kendine has keşmekeşinin yanı başında böyle bir sergiyle karşılaşmak hoş bir sürpriz. Üstelik insanın bazen şehrin ortasında, şehirden kaçacak bir köşe aradığı şu zamanlarda... İşte buyurun, burası o köşe.
Sergide iki yalı fotoğrafı görüp çıkmıyorsunuz. Boğaz’ın hafızasında gezintiye çıkıyor; eski gravürlere, tablolara, haritalara ve arşiv belgelerine bakarken kendinizi bir başka İstanbul’un kıyısında buluyorsunuz. Hoca Ali Rıza’dan Fausto Zonaro’ya, İbrahim Çallı’dan Mıgırdiç Civanyan’a uzanan seçki, Boğaz’ın yalnızca manzarasını değil, etrafında kurulmuş hayatı da sergiliyor. Kayıklar, yalılar, kıyılar, mehtap âlemleri… İnsan bakarken ister istemez düşünüyor; biz bu şehrin neresinde duruyoruz, o eski İstanbul’la aramızda kaç Boğaz Köprüsü daha var?
Sergiyi gezerken kafanızda bir tanbur sesi çalmaya başlayabilir. Şayet bende çaldı. Zaten insan cidden biraz hüzünlenmek için bahane arıyor; İstanbul da bu hususta malzeme bakımından pek müşkülpesent sayılmaz. Bir gravüre bakıp eski zamanlara dalmak, bir tabloda kaybolup sonra kendini Kabataş’ın bugünkü kalabalığında bulmak… Şehrin hem en güzel hem de en yorucu tarafı. Geçmişiyle bugünü aynı kıyıda tutması…
Üstelik giriş ücretsiz. Vapur saatini beklerken veya İstiklal’e, Beşiktaş’a, doğru yola koyulmadan evvel bir yudum nostalji için uğranabilir.



