Yönetim Danışmanı BARIŞ SAZAK

Birleşmiş Milletler Tica­ret ve Kalkınma Konfe­ransı (UNCTAD), Ticaret ve Kalkınma Raporu’nun bu yıl­ki sayısını “Kalkınmanın Jeoe­konomisi” başlığıyla yayımladı. Bu mecrada kaleme almama se­bep olan kısmıysa yükselen eko­nomiler alt başlığında Türkiye’ye ayrılan özel bölümdü. Rapor her ne kadar Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıkların petrol varil fiyatla­rını 100 dolar civarına taşıdığını ve enflasyonist baskıların yeni­den arttığını belirtse de küresel ticaret geçen yıl 35 trilyon dolar­la rekor kırarken bu yıl da yüzde 4 büyüdü. Ancak bu dayanıklılık, kanımca, giderek derinleşen bir ayrışmayı gizlemekte. Küresel büyüme yüzde 2,6’ya gerilerken, hızlı büyüyen birkaç Asya ekono­misi dışında gelişmekte olan ül­keler, gelişmiş ekonomilerle ara­larındaki gelir ve kalkınma farkı­nı kapatmakta zorlanıyorlar.

Sanayileşme, mal ticareti ve küresel değer zincirlerine enteg­rasyon, uzun yıllar boyunca ge­lişmekte olan ülkelerin sınıf at­lamak için hizalandığı ana tema­lar oldu. Ancak UNCTAD’a göre bu kalkınma merdiveninin ba­samakları artık eskisi kadar sağ­lam değil. Katma değer üretimi artık yarı iletkenler, yapay zekâ ve temiz teknolojiler gibi başlan­gıç maliyetlerinin çok yüksek ol­duğu stratejik sektörlerde yoğun­laşıyor. Bu alanlardaki yeni ya­tırımların yaklaşık yüzde 70’ini gelişmiş ekonomiler çekiyor. Ge­lişmekte olan ülkeler ise kritik mineraller alanında öne çıkma­larına rağmen, bu kaynakları iş­leyerek daha yüksek katma değer yaratmakta zorlanıyorlar.

Sermaye akımlarında da ben­zer bir ayrışma yaşanıyor. Küre­sel doğrudan yabancı yatırımlar, 2025’te yüzde 6 artarak 1,6 trilyon dolara yükseldi. Ancak gelişmiş ekonomilere yönelen yatırım­lar yüzde 11 artarken gelişmekte olan ülkelere yönelik artış yalnız­ca yüzde 2’de kaldı. Sermaye jeoe­konomik ayrışmayı, sanayi politi­kalarını ve teknoloji rekabetini de giderek daha fazla dikkate alıyor.

Yapay zekâ (YZ) yatırımları da artık makroekonomik ölçek­te belirleyici hale gelmiş durum­da. Yalnızca ABD’de veri merke­zi yatırımlarının iki yılda 1 tril­yon dolara ulaşması bekleniyor. Savunma harcamaları küresel ölçekte 2,7 trilyon doları aşarak resmî kalkınma yardımlarının 13 katına çıktı. Kalkınma yardımla­rı üst üste üçüncü yıl gerilerken gelişmekte olan piyasalara yöne­lik portföy yatırımlarındaki oy­naklık da iki katına yükseldi.

Ticarette ise geniş katılımlı ve çok taraflı modellerden daha se­çici, siyasi koşullara bağlı bir ya­pıya geçiliyor. 2025’te küresel or­talama gümrük tarifeleri, özellik­le imalat sanayisinde, ABD’nin attığı adımların etkisiyle belir­gin biçimde yükseldi. Gümrük ta­rifeleri artık ticaretin ötesinde, müzakerelerde baskı unsuru ve jeopolitik mesaj verme yöntemi olarak da kullanılıyor. Devletler ticareti, finansı ve teknolojiyi gi­derek daha fazla stratejik hedef­leri doğrultusunda kullanıyor­lar. YZ ve dijital teknolojiler her geçen gün ekonomik güvenlik ile ulusal güvenlik arasındaki sınır­ları da belirsizleştiriyor. Rapora göre küreselleşme sona ermiyor. Ancak yeni rekabet alanları ve si­yasi gerilimler doğrultusunda ye­niden şekilleniyor.

Politika önerileri

İlk olarak, sanayi politikaları­nın kısa vadeli sonuçlar üzerin­den değil, onlarca yıllık bir pers­pektifle değerlendirilmesi gere­kiyor. İkinci olarak, finansman politikası sanayi stratejisinin merkezinde yer almalı. Serma­ye hareketlerinin yönetilmesi fi­nansal oynaklığı sınırlarken, yurt içi kaynakların sanayileşme he­deflerine yönlendirilmesini de kolaylaştırabilir.

Üçüncü olarak, küresel değer zincirlerine katılmak tek başına kalkınmayı garanti etmiyor. Ülke­ler, hangi sektörlerde ve hangi aşa­malarda yer alacaklarını belirle­yen politikalar geliştirmedikleri takdirde düşük katma değerli üre­tim döngülerine sıkışıp kalabilir.

Enerji dönüşümüne de bu çer­çevede ayrı bir vurgu yapılmış. Rapora göre yenilenebilir enerji, alternatif yeni fosil yakıt yatırım­larından daha düşük maliyetli. Dolayısıyla yenilenebilir enerji­ye geçiş artık yalnızca iklim poli­tikalarının değil, enerji güvenli­ğinin de temel unsuru.

Bir diğer önemli başlık ise böl­gesel iş birliği. Küresel Güneyin Türkiye gibi yükselen ekonomile­ri, geliştirdikleri altyapıları başka ülkelerle paylaşarak bölgesel öl­çekte etkilerini artırıyor. Hindis­tan, dijital kamu altyapısını 23 ül­keyle paylaşmayı kabul ederken Brezilya, anlık ödeme sistemi Pix’i Güney Amerika genelinde yaygın­laştırmaya çalışıyor. UNCTAD bu çerçevede Türkiye’yi de Türk Dev­letleri Teşkilatı üzerinden bölge­sel iş birliği zemini oluşturan ülke­ler arasında göstermiş ve ayrı bir bölüm ayırmış.

Türkiye: Sektörel çeşitlilik

Raporun bence en dikkat çekici bölümü, Türkiye’yi “sektörel çoklu hizalanma” (sectoral multi-align­ment) kavramıyla ele alması. UN­CTAD’a göre Türkiye, tek bir eko­nomik ve siyasi eksene bağlanmak yerine ticaret, finans, teknoloji ve enerji alanlarında farklı ortaklar­la eş zamanlı ilişkiler geliştiriyor.

Ticari alanda tablo görece net. 1995’te Gümrük Birliği ile kurum­sallaşan Avrupa Birliği bağlantı­sı, üyelik müzakerelerinin tıkan­masına ve 2008 küresel finans krizinin ardından yeni pazarlara yönelme çabalarına rağmen öne­mini korudu. Türkiye’nin mal ih­racatı 2016-2025 döneminde 149 milyar dolardan 273 milyar dola­ra yükseldi. Çin ve Rusya’ya yapı­lan toplam ihracat aynı dönemde 4 milyar dolardan 10 milyar dola­ra çıktı. Buna karşın Asya’nın top­lam ihracat içindeki payı geriledi ve Avrupa açık ara en büyük pazar olmayı sürdürdü. İhracatın yapısı ise hâlâ doğal kaynaklara ve kay­nak yoğun üretime dayalı sektör­lerin ağırlıkta olduğu bir görünüm sergiliyor.

Yüksek teknolojili ürün ihraca­tının iki katına çıkarak 18 milyar dolara yükselmesi olumlu bir ge­lişme. Ancak Asya pazarlarında re­kabet gücünün sınırlı kalması ve dış denge üzerindeki baskılar, Tür­kiye’nin son dönemde geleneksel ticaret ortaklarına yeniden ağır­lık vermesine yol açtı. UNCTAD bu gelişmeyi, pazar çeşitlendirme çabasının kısmen tersine dönmesi olarak yorumlamış.

Finansman tarafı farklı ortaklar arasında denge arayışının en be­lirgin olduğu alan. Türkiye, IMF ile borç ilişkisini 2013’teki kapat­tı ve yeni bir anlaşmaya gitmedi. Bu dönemde Çin ve Körfez ülke­leri; kamu borçlanması, proje fi­nansmanı ve merkez bankaları arasındaki swap anlaşmaları ara­cılığıyla önemli finansman ortak­larına dönüştü.

Türkiye, 2015 yılında Kuşak Yol Girişimi ve Orta Koridor için mu­tabakat zaptı imzalamasının er­tesi senesinde, Asya Altyapı Ya­tırım Bankası’nın (AIIB) kurucu üyeleri arasında yer aldı. AIIB’nin 2018’den bu yana Türkiye için onayladığı finansmanın toplamı 9 milyar doları aştı. Sadece bu yıl için bile onaylanan 2 milyar do­ların üzerinde kredi bulunmakta.

Bunlara Çin, Katar, Güney Ko­re ve BAE ile imzalanan toplam 26 milyar doları aşan swap anlaş­maları ve üç yıl önce Suudi Ara­bistan’ın Merkez Bankası’na ya­tırdığı 5 milyar dolarlık mevduat da eklenebilir. Bu mali ilişkilerin ekonomik şoklar karşısında re­zervleri desteklediği aşikar. Bu­nunla birlikte kronik enflasyon ve kur oynaklığı ortamında borçla­rın geri ödeme yükünün altını çiz­mekte fayda var. İlaveten bu akan fonların küresel rekabetçiliği ge­liştirme bağlamında yerel yetkin­liklere ne oranda ayrıldığı da ayrı bir tartışma konusu.

Teknoloji alanında Türkiye, Batı ve Çin merkezli dijital eko­sistemler arasında denge kurma­ya çalışıyor. Rapor, Türkiye’nin tercihlerini “Çin ağ altyapısı üze­rinde ABD dijital şirketleri” for­mülüyle özetlemiş. Ancak je­oekonomik rekabet, bu denge stratejisinin sınırlarını belirgin­leştirecektir. Türkiye gibi ülkeler, kendi teknolojik kapasitesini ge­liştiremediği takdirde dijital ürün ve hizmetleri tüketen ancak bun­ların temel teknolojilerini üret­meyen bir ülke konumuna sıkışa­bilir. Türkiye’nin dijital uygulama katmanında kendini kanıtlamış başarılı girişimleri bulunuyor. Buna karşılık dijital altyapı, çip­ler ve temel YZ modelleri gibi alanlarda dışa bağımlılığın sür­mesi, kanımca raporun en önemli uyarılarından biri.

Enerjide ise Türkiye’nin fosil yakıt arzının yüzde 70’ten fazla­sı ithalata dayanıyor. Fosil yakıt ithalatı 2000 yılında 3,6 milyar dolarken 2025’te 36 milyar dola­ra ulaştı. Bu süreçte Avrasya’daki tedarikçilere bağımlılık da arttı. Yenilenebilir tarafındaysa ciddi atılım yapıldı. Elektrik üretimde mevcut durumda kapasite fazlası bulunmakta. Daha dikkatli plan­lanabilirdi.

Bence sektörel çoklu hizalan­ma, jeoekonomik kutuplaşma­nın arttığı bir dünyada Türkiye’ye önemli bir manevra alanı sağlıyor. Ancak her sektörde farklı bir orta­ğa dayanmak, kendi teknolojik ve ekonomik kapasitemizi geliştir­mediğimiz sürece kalıcı bir stra­teji olmaktan çıkıp geçici bir gü­venceye dönüşebilir. Sarkaç gibi savrulma riskini göz ardı etme­mek lazım. Raporun da vurguladı­ğı gibi, küresel değer zincirlerine katılmak tek başına yeterli değil. Asıl belirleyici olan, bu zincirle­rin hangi halkalarında yer aldığı­mız ve rekabetçiliği koruyarak ne ölçüde katma değer üretebildiği­miz. Gelen kaynakları doğru mec­ralarda değerlendirmek lazım. Önümüzdeki dönemde Türki­ye’nin en önemli sınavını yüksek teknolojili ihracatta ve dijital alt­yapıda vereceğini düşünüyorum.