Bu hafta dünya sanat basınında öne çıkan kamusal sanat projelerine baktığımda, dikkat çekmeye çalışan işler değil, aksine, izleyiciden hiçbir şey talep etmeyen, mekanda sessizce var olan üretimler konuşuluyor. Belediyeler ve kurumlar, kalıcı anıtlar ya da yüksek sesli müdahaleler yerine, geçici, zamana yayılan ve izleyiciyi yönlendirmeyen projelere alan açıyor. “Etkileşim” bir hedef olmaktan çıkmış durumda. Sanat, kamusal alanda artık bir deneyim vaat etmek zorunda hissetmiyor.
Son dönemde Avrupa’da desteklenen kamusal sanat projelerinin büyük kısmı, izleyiciye ne yapması gerektiğini söylemeyen işler. Dokunmanızı istemiyor, katılmanızı talep etmiyor, hatta çoğu zaman fark edilmek için özel bir çaba göstermiyor. Bir meydanda, bir geçiş alanında ya da bir parkın kenarında, yalnızca orada duruyorlar. Ne bir açıklama metniyle sizi karşılıyorlar ne de bir QR kodla başka bir içeriğe yönlendiriyorlar. İzleyici, isterse bakıyor; istemezse yoluna devam ediyor.
Bu yaklaşım, özellikle belediye destekli projelerde belirginleşiyor. Berlin, Amsterdam ve Rotterdam gibi şehirlerde kamusal alana yerleştirilen yeni işler, “kamusal sanatın kamusal olması” fikrini yeniden düşünmeye davet ediyor. Burada kamusal olmak, herkesin katılımına açık olmak anlamına gelmiyor; aksine, herkesin kendi temposuyla karşılaşabileceği bir varlık biçimi öneriyor. Sanat, kamusal alanda bir etkinlik değil, bir durum haline geliyor.
İzleyiciden bir şey istememek
Basında sıkça vurgulanan bir diğer nokta ise, interaktif işlere duyulan genel yorgunluk. Uzun süredir kamusal sanat, izleyiciyi içine alan, harekete geçiren ve çoğu zaman bir deneyim vaat eden projelerle tanımlanıyordu. Ancak bu hafta eleştirmenlerin altını çizdiği gibi, bu “katılım çağrısı” artık her zaman olumlu bir jest olarak algılanmıyor. Kamusal alan zaten yeterince yönlendirici ve talepkarken, sanatın da aynı dili kullanması izleyici üzerinde bir baskı yaratabiliyor.
Bu nedenle yeni kamusal sanat projeleri, müdahale etmeyi değil geri çekilmeyi tercih ediyor. Yüksek sesle konuşmak yerine fısıldıyor; mesaj vermek yerine boşluk bırakıyor. Kamusal alanı bir sahneye dönüştürmek yerine, onun ritmine karışmadan var olmayı seçiyor. Bu da kamusal sanatı daha az görünür değil, aksine daha dikkatli ve daha sorumlu bir noktaya taşıyor.
Belki de bugün kamusal sanatın en belirgin özelliği tam olarak bu: İzleyiciden bir şey istememesi. Ne zaman ayırmasını, ne bir şey yapmasını, ne de bir tavır almasını bekliyor. Sadece orada duruyor ve karşılaşmanın koşullarını izleyiciye bırakıyor.
Bu değişimin arkasında basit ama güçlü bir neden var: yorgunluk. Kamusal alan uzun süredir her anlamda bir performans sahnesine dönüştü. İzleyici, katılımcı, kullanıcı… Sanat da bu döngüye dahil olduğunda, iyi niyetli birçok proje bile bir talep hissi yaratmaya başladı. Oysa bugün kamusal sanatın yeni rolü, bir şey yaptırmak değil; alan açmak. Dikkat çekmek değil, dikkati dağıtmamak.
Marka – sanat ilişkisinde dönüşüm
Bu yaklaşım, marka–sanat ilişkisini de dönüştürüyor. Son dönemde basında öne çıkan projelerde markalar daha geri planda. Logo görünürlüğü, anlatı hakimiyeti ya da deneyim alanları yerine; koşulları sağlayan ama hikâyeyi yönlendirmeyen bir pozisyon benimsiyorlar. Görünmemek, neredeyse bilinçli bir tercih haline geliyor. Çünkü kamusal alanda bugün en güçlü jestlerden biri, geri çekilmek. Kamusal sanatın sessizleşmesi, apolitikleştiği ya da etkisini kaybettiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, daha dikkatli, daha sezgisel ve daha sorumlu bir dil kuruyor. Mesaj vermekten çok var olmayı, anlatmaktan çok hissettirmeyi seçiyor. Belki de bugünün kamusal sanatının en radikal tavrı tam olarak bu: bir şey söylemektense, hissedilebilmek için bir boşluk bırakmak.
Hızlı, reklamsız ve yapay zeka özetli haberler için mobil uygulamamızı indirin
Hızlı, reklamsız ve yapay zeka özetli haberler için mobil uygulamamızı indirin