Ülkemizin suskunluğa mahkum edildiği şu günlerde, dünyanın dört bir yanında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Gün geçmiyor ki medyada Fransa, İspanya, Belçika, Arnavutluk, İtalya, Sırbistan, Brezilya, Arjantin, Hindistan’da 68’in coşkusunu anımsatan gösterilere ilişkin haber ve videolarla karşılaşmayalım. Gösterilerde öğrencilerin, akademisyenlerin ve işçilerin kapitalist sisteme tepkisini izliyoruz. Eğittim, sağlık v.b. kamu hizmetlerindeki kısıtlamalar, emekçilerin sosyal haklarındaki gerilemeler bu gösterilerin temel gerekçelerini oluşturuyor. Bugün de Fransa’nın dört bir yanında ‘Sarı Yelekliler’in sokağa çıkması bekleniyor. Bakalım gösteriler geniş halk yığınlarını etkilemeyi başaracak, Macron rejimini sarsacak bir boyuta ulaşacak mı? Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi aşırı sağın yükselişine yeni bir ivme mi kazandıracak?
Dünya halkları karşı karşıya kaldıkları sorunların temelinde kapitalist sistemin yattığını anlamışa benziyor. Özellikle yerel yönetimlerde sosyalist/sosyal demokrat partilerin başarıları öne çıkıyor. ABD’de önümüzdeki ay yapılacak kısmi seçimlerde ciddi bir darbe alması beklenen Trump vatan haini ilan etse de, New Yorklular toplumcu söylemleri ile seçimi kazanan belediye başkanı Zohran Mamdani’den memnun görünüyor. ABD’nin Seattle, Chicago, Boston, Los Angeles kentlerinde de ilerici demokrat başkanların varlığı, Amerikan halkının önemli bir kesiminin kapitalizmin masallarını artık kuşkuyla karşıladığını gösteriyor. Kapitalizmin bir başka kalesi Londra’da da tıpkı Mamdani gibi Solcu ve Müslüman bir belediye başkanı var. Sadiq Khan’ın başarısı orta sınıflardaki ‘sol’ korkusunu giderebilecek mi, göreceğiz… Avrupa’nın Paris, Lizbon, Viyana, Varşova, Zagreb, Barselona gibi önemli kentlerinin Sosyalist/Sosyal Demokrat Partiler ya da Sol-Yeşil koalisyonlarca yönetilmesi Avrupa’daki uyanışın bir göstergesi. Berlin’in de solcu bir başkan (üstelik Türkiye kökenli sosyalist bir kadın siyasetçi) tarafından yönetileceği günlerin eşiğindeyiz.
Avrupa’da merkezi hükümetler arasında da sol koalisyonların ağırlıkta olduğu ülkeler var. Birleşik Krallık’ta Starmer liderliğinde İşçi Partisi, İspanya’da Sanchez’in PSOE’si iktidarda. Merkez sağın iktidarda olduğu İsveç’te seçimleri yeniden Sosyal Demokratların kazanması bekleniyor. Latin Amerika da ise, Meksika dışında solcu bir yönetim yok. 2024’de Meksika devlet başkanı seçilen Claudia Sheinbaum’un, başta enerji ve iklim değişikliği, kapitalist sistemin zaaflarını gündeme getirerek toplumsal eşitsizliğe çözümler arayan politikası halkın büyük çoğunluğunun desteğini kazanmış durumda. Buna karşılık Arjantin’den Şili’ye, Kolombiya’dan Peru’ya neredeyse tüm Latin Amerika muhafazakar sağın elinde. CIA destekli darbeler hedefine ulaşmış gibi görünüyor… Brezilya’da sağ ve sol arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. İkinci turu önümüzdeki hafta sonu gerçekleşecek başkanlık seçiminde Trump’ın desteklediği popülist sağ lider Bolsanaro’nun karşısında Lula’nın kazanması muhtemel görülüyor. Dünyada en büyük nüfusa sahip ülke Hindistan’da da sağ popülist bir lider, Başbakan Modi 2014’ten bu yana iktidarda. Dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü Çin’de ise Çin Komünist Partisi kendine özgü bir kapitalist model uyguluyor. Teknoloji alanındaki gelişmesi ile ABD’nin en önemli rakibi olmayı başaran Çin bu modeli yoksul halkın sorunlarına çözüm getirebilecek mi, göreceğiz…
FİLMEKİMİ VE KAPİTALİZM
Elbette sanat dünyası bu gelişmelere kayıtsız kalmıyor. Amerikan sinemasının önemli yönetmen ve oyuncularının Trump rejiminin göçmen politikalarını ve soykırımcı İsrail’e verdiği desteği açıkça telin eden konuşmaları sistemin ciddi bir kriz yaşadığının göstergelerinden biri. Bu yılın çokça sözü edilen iki yapıtı, İrlandalı Martin McDonagh’un ‘Vahşi At Dokuz’u ve Meksikalı yönetmen Alejandro G. Inarritu’nun ‘Digger’ı kapitalist sisteme cepheden hücum eden yapımlar... McDonagh, 1973 darbesi öncesi Şili’de görevlendirilen iki CIA ajanının öyküsünü; Inarritu, ABD’de kapitalizmin kazanç hırsının yol açtığı bir çevre felaketi karşısında bir büyük sermaye patronu ile Amerikan başkanının çaresizliğini anlatıyor. ‘Digger’ gişede çuvallarken, eleştirmenlerden de zayıf not aldı. ‘Vahşi At Dokuz’ ise önümüzdeki Oscar yarışında iddialı görülüyor. Eleştirileri dikkate almayıp, iki filmi de izlemenizi öneririm.
Filmekimi’nde izlediğimiz yapımlardan Bulgaristan’ın Oscar adayı Valesa Grisebach’ın ‘Düşlenen Macera’sı Türkiye sınırına yakın bir kasabadan gerçekçi insan manzaraları içeriyor. Kasabanın geçim kaynağı insan kaçakçılığı, kaçak benzin ticareti gibi yasa dışı işler… Ve bu işlerden zenginleşen bir belediye başkanı... Sosyalist sistemden kapitalist siteme geçen ülkede toplumsal adaletin nasıl sarsıldığını, içinde yaşadıkları koşullara rağmen yaşama sevincini yitirmeyen insanları gösteren etkileyici bir film. Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin ‘Birdenbire’ adlı filmi de doğa-insan ilişkisini yorumlarken kapitalizmin gayrı-insani boyutuna dikkat çekmeyi ihmal etmiyor. ‘Drive my Car’ da olduğu gibi, insan hayatında felsefe ve tiyatronun iyileştirici rolü üzerine düşündüren bir film.
ÖRNEK ASKER
İzlediğim onlarca film arasında toplumsal sorunlara eğilen filmler azınlıktaydı. İstisnalar arasında, Fransız senarist-yönetmen Stéphan Brizé’nin ‘Örnek Asker / Good Little Soldier’ı övgüye değer bir film. Bu yıl Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü kazanan yapım, bir büyük şirketin İK (insan kaynakları) müdürlüğünü üstlenen bir kadının duyguları ve doğruları ile şirket çıkarlarının çatışmasını anlatıyor. Belki pek çok beyaz yakalının yaşadığı bir dilemma… Ya inandığın değerlerin peşinden gideceksin, ya da sermayenin ‘performans değerlendirme’ tuzağına yakalanacaksın… Brizé’nin kamerası her zaman olduğu gibi, sistemin çarkları arasında ezilen bir emekçi üzerine odaklanıyor. İşsiz kalma ya da sistemin kurallarına boyun eğerek ‘iyi bir asker’ olma ikilemini etkileyici bir dille anlatıyor. Tıpkı ‘Bir Başka Dünya’, ‘Savaşta” ve ‘Pazarın Kanunu’ filmlerinde olduğu gibi insani değerleri hiçe sayan, tek ölçütü daha fazla kazanç olan kapiyalist sistemi yargılamaktan geri durmuyor Brizé. Slogan solculuğu yerine insani değerler üzerine inşa ediyor hikayesini… Kısacası, Ken Loach’un dünyası ile akrabalığı tartışma götürmeyen bir usta. Filmin son seansı bugün PARIBU’da. Mersin ve İzmir’de yaşayan okurlarımız da hafta içinde ‘Filmekimi’ gösterimlerinde kaçırmasınlar…
Anadolu kentlerindeki gösterimleri ve festivalleri önemsiyorum, ama hepsini izleme şansımız olmuyor ne yazık ki. Denizli Merkezefendi’deki ‘2. Yerel Kültür Uluslararası Film Festivali’ de hafta içinde gerçekleşti, bugün sona eriyor. Filmekimi de bugün sona eriyor, ama İstanbul’da yaşayan okurlarımıza duyurmak istediğim başka festivaller var hafta içinde: Dijital Film Festivali, Mitoloji Filmleri Haftası ve Canlandıranlar Film Haftası. Haftaya sinemadan devam ederiz, çünkü Antalya’da Altın Portakal Festivali başlıyor.





