Bilgi mefhumu günümüzde hiç olmadığı kadar tartışmalı bir hal aldı. Bilhassa dijital bilgi kavramı, epistemik manzaramızın giderek daha da kirlenmesi yolunda suistimal edildi. Bilgi, seçmen tercihlerini etkilemekten bilim karşıtı inançların yayılımına dek çok geniş bir skalada tümüyle (araçsal değeri dahi yok sayılabilecek kadar) araçsallaştırıldı. Bilginin içine boşaltarak onu içsel bir değeri daha bulunmayan bir amaç için araç kılmaya indirgeme projesinin kendisi elbette bir tür komplo olarak görülmemeli, bu bir anlamda çağımızın manzarasına işaret ediyor. Nihayetinde bilginin araçsallaştırılmasının kapitalizm ve modernizm ile de derinden bir bağı olduğunu söylemek mümkün. Bilginin toplumsallığına dair bu krizden evvel bilginin analizi ve tanımına dair bir kriz kendini göstermişti. Nihayetinde bilgi, dünyanın bir parçasıdır ve dünyada krizler olurken bilgi perspektifimizde kriz olmamasını beklemek tuhaf olurdu.
Bilginin hem tanımsal hem de toplumsal durumuna dair kriz karşısında çağdaş epistemologlar birçok farklı teori ortaya atarak içinde bulunduğumuz durumu epistemik olarak tahlil etmeye çalışmışlardır. Tanımsal krize dair bilhassa Gettier'in 1963 yılında yayınladığı o ünlü makalesinden bu yana, birçok farklı epistemoloji yaklaşım doğmuştur. Toplumsal krize dair ise Goldman ve Fuller gibi isimler sosyal epistemolojinin yolunu açmıştır. Bu gelişmelerin kesişim noktasında işin içine erdem epistemolojisi dahil olmuştur: Çünkü belki de sorun, bilgi ile etik arasındaki unutulan bağı tekrar tesis etme yoluyla çözülebilir.
Erdem epistemolojisi aşağıdaki ciddi soruların tümüne bir şekilde yanıt verme iddiasındadır:
- Doğru inancı, bilgiden daha değerli kılan şey nedir?
- Bir tartışmaya girdiğiniz karşı taraf bağımsız ve açık delillere rağmen niçin ikna olmaz?
- Bir YouTube kanalı nasıl olur da insanlar için güvenilir bir epistemik kaynak olarak görülür?
- Wikipedia'dan ödev yapılır mı?
- Akademik çalışmalarda intihal yapmak niçin epistemik bir kusurdur?
- Bilimsel bir çalışmanın taşıması gereken teorik erdemler nelerdir?
- Araştırma yaparken Google'ın ilk sayfasında mı yoksa on beşinci sayfasında mı durmalıyım?
- Epistemik bir tartışmada insanlar sahip oldukları kimlikten ötürü adaletsizliğe uğrar mı?
- Radikalizm ile inanç arasında nasıl bir ilişki vardır?
Bu soruları elbette yalnızca erdem epistemologları incelemiyor, çağdaş epistemologlar çoğu bir şekilde güvenilir yaklaşımlar ve teoriler bulma peşinde uzun zamandır. Elimizdeki bu kitap bir derece kadar bu çabaların kökenine inme motivasyonuyla da hareket ederek çağdaş epistemolojinin verimli bir izleğini sunuyor. Kitap bilgi edinilir, kullanılır, unutulur, bastırılır, inşa edilir veya keşfedebilir. Bu açıdan özne ile bilgi arasında zorunlu bir ilişki vardır; ifade ettiğimiz tüm bu fiillerin gizli bir öznesi olmak zorundadır.
Bilgi bir tür statü işaretidir ve güç ile birlikte düşünülebilir. Bilgiye sahip olmak adına fonlar ayrılır ve kurumlar inşa edilir. Bilgi saklanır ve belirli amaçlar doğrultusunda daha ileriye taşınır. Ancak bilgi dediğimiz aklımızda ilk uyanan şeylerden biri onun olgusallığı yani gerçekliğe temas etmesi, gerçeklikle bağı olması, gerçekliğe denk düşmesi veya ona işaret etmesidir. Bilgi, bir önermenin işaret ettiği nesneye uygunluğu ile ilişkilidir ve çoğu zaman olgusal bir içeriğe sahiptir. Bilgi iddialarının veya önermelerin bu bağlamda doğruluk yapıcıları (İng: "truthmaker") vardır.
Bilgi çoğu zaman gerekçelendirme ile birlikte bulunur. Bir şeyi bildiğimizi iddia ettiğimizde, elimizde bu iddiayı destekleyen deliller, gerekçeler veya güvenilir süreçlere dayalı izlenimler olduğunu söylemek istiyoruzdur aslında. İnsanlar delillere, gerekçelere veya güvenilir süreçlere dayanmayan bilgi iddialarının güvenilir olmaması konusunda güvenilir sezgilere sahiptir. Şans güvenilir bir epistemik sürece dahil olamaz.
Kuşkuculuğun kökeni Antik Yunan'daki belirli filozoflara kadar uzansa da bu meseleyi en iyi şekilde Chuang-Tzu'nun şu cümlesi özetler: "Acaba ben rüyasında kelebek olan bir insan mıyım, yoksa şimdi rüya görüp kendini insan sanan bir kelebek mi?" Kuşkuculuk, en kaba haliyle, kişinin doğruluk değeri bulunan iddialardan ve nihai gerçeklerin öne sürülmesinden kaçınması gerektiğini savunur. Fakat bu, hakikat diye bir şeyin bulunmadığını savunmakla aynı şey değildir. Kuşkucular en yalın ifadeyle insan bilgisinde kesinlik seviyesinde bir bilginin bulunmadığını savunurlar.
Kuşkuculuk pratik dünya söz konusu olduğunda epey tuhaf bir hal alır. "Her gün su tüketmem gerekir" türünden bir bilgiye dair yargılarımızı askıya almalı mıyız? Ancak belki de bu antik filozofların üstüne düşündükleri bir şey değil de gerçekliğin doğası veya teorik bilgiye dair iddialarla ilişkiliydi.
Bilginin üç parçası olduğu düşünülmüştür: Doğruluk, inanç ve gerekçelendirme. İlk olarak, doğru olmayan şeyleri bilemeyiz; bilgi önermenin nesnesine uygunluk sergilemesi anlamında doğruluk ile alakalıdır. Doğruluk bu bağlamda, bilginin nesnel olan yanına işaret eder. Diğer yandan, bildiğimiz şeyleri kabul etmiyor olamayız; bilgi, onu bilenin kabul etmesi anlamında inanç ile alakalıdır.
Peki doğru inanç ile bilgi arasındaki farkı nasıl açıklayacağız? Bilgi salt doğru inanç mıdır? Örneğin, şans eseri bozuk saatimiz tam da biz baktığımız anda doğru saati gösteriyorsa, bu doğru inanç bilgi sayılır mı? Şans faktörü rasyonelliği dışlar.
Fakat öyle görülüyor ki bu üç parçalı bilgi tanımı da şans faktörünü dışlayamama konusunda iki parçalı tanımı gibi başarısız. Bunu ilan edenlerden biri 1963 yılında yazdığı “Gerekçelendirilmiş Doğru İnanç Bilgi midir?” adlı ünlü makalesi ile Edmund Gettier'di. Gettier sonrası epistemologlar içselciler ve dışsalcılar denen iki kampa bölünerek 1970'lerden 2000'lere dek bilginin tanımı, analizi ve doğası ile meşgul oldular. Bu 30 yıllık tartışmalarda ulaşılan sonuçlara göre bilgi; doğru inançtır, gerekçelendirilmiş doğru inançtır, gerekçelendirilmiş doğru inanç + 4. koşul olarak ........ (erdem, teminat, güvenilir süreçler, nedensel süreçler, doğruluğu takip etme vesaire)'dir.
Tanıklığa dayalı bilgilerin hepsi güvenilir değildir; kimileri doğası gereği yanlıştır, kimileri çarpıtma ve propaganda içerir kimileri ise bize ulaşırken hatalı bir hal alır.
Bilgilerimizin önemli bir kısmı aslında tanıklık yoluyla elde edilir. Fakat kimi filozoflar tanıklığa dayalı bilginin yalnızca bilgi sağlama aracı olmadığını, aynı zamanda bunu kendi özgü bir tarzda da yaptığını düşünüyor. Tanıklığın epistemik güvenilirliğine dair Locke'un sunduğu bir ölçütler listesi vardır: Tanıkların sayısı, Dürüstlükleri, Yetenekleri, Hangi amaçla bilgiyi naklettikleri, Nakledilen şeyin içsel tutarlılığı ve bunu işitme koşullarımız, Aksi yönde bir tanıklığın bulunup bulunmaması.
Eğer epistemik otoriteyi nasıl tanırız? Bir epistemik otoritenin şu türden özellikleri, yetenekleri veya eğilimleri vardır: Kapsamlı/özelleşmiş eğitim ve deneyime sahip olma, Doğru veya yardımsever bir performans geçmişine sahip olma, Yüksek mesleki itibara veya yeterlilik belgelerine sahip olma, Yayınlar veya ödüller gibi mesleki başarı emarelerine sahip olma, Kendi alanları hakkında kolayca ve güvenle konuşabilme. Ancak epistemik otoriteler bizi yanlış inançlardan korumak adına güvenilir bir tanıklık/beyan sunamayabilirler.
Belki de bilgiyi alçak ve yüksek standartlara göre değişebilen bağlamlara göre kavramalıyız. Bilgi, bağlama duyarlı olabilir. Örneğin dış dünyanın gerçekliği söz konusu olduğunda, gündelik hayattaki düşük epistemik standartlarımıza göre "bir şeyi biliyor" olabiliriz, fakat kuşkucunun sahip olduğu yüksek epistemik standartlarımıza göre "bilmiyor" olmalıyızdır.





