Mustafa Kemal Paşa’ya, “Bu savaşı nasıl kazandınız?” sorusu yönetildiğinde verdiği yanıt nettir: “Telgraf telleriyle!”. Telgraf telleri bu zaferin gizli öznesidir.

Gazi Paşa, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktıktan sonra telgraf onun sesi olur. İzmir’in işgalinin protesto edilmesi için kolordu komutanlarına, yerel yöneticilere telgraf çekerek protesto mitingleri yapılması için çağrıda bulunur. Ayrıca Türk milletinin yabancı devlet temsilcilerine ve Babıâli’ye yine telgraf çekmesini, işgalin sona ermesini için çağrıda bulunulmasını ister. Bu telgraflar milleti harekete geçirirken Mustafa Kemal Paşa da Harbiye Nezareti’ne 30 Mayıs günü şu dikkat çekici telgrafı gönderir:

“İstanbul’a çekilen telgrafların tamamen milletin sinesinden fışkıran teessüratın birer aksi olduğunu arz eylerim. Bu heyecan memleketin en ıssız köşesine kadar şamildir, umumidir”.

ANKARA TELGRAFHANESİ

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya geldiğin Keçiören yakınlarında, karargâh olarak seçilen Ziraat Mektebi’ne yerleşir. Telgrafın önemini bildiği için buranın da haberleşmeye uygun hale gelmesini ister. Öte yandan baş gösteren isyan hareketlerinin akisleri Ankara’ya kadar ulaşırken Nutuk’ta bu durumu şöyle anlatır:

“Karargâhımızla şehir arasında telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan kuduzca davranışlar karşısında kaldık.”

Yani telgrafın ve haberleşmenin önemini dost da düşman da gayet iyi bilmektedir. Atatürk ayrıca 16 Mart 1920 günü İstanbul’un işgal haberini gizlice Ankara’ya bildiren Manastırlı Hamdi’den Nutuk’ta övgüyle söz eder.

“Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felaketinden kim bilir haber almak için ne kadar bekleyip duracaktık. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü burada alenen ifade etmeyi milli ve vatani vazifelerimden sayarım”

Hamdi Bey’in ardında ise yakın döneme kadar unutulmuş olan bir kahraman vardır: İstanbul Merkez Telgrafhanesi Baş Memuru İhsan Pere. Halil Özcan’ın izini sürerek kitaplaştırdığı İhsan Pere, İngilizlerin işgali altındaki telgrafhanenin bodrumunda kurduğu haberleşme sistemi ile Ankara’yla irtibatı sağlayan ve sağlatan kişidir.

BİR BAŞKA KAHRAMAN

Telgrafın ardında birçok kahraman vardır. Onlardan biri de “Atatürk’ün Bütün Eserleri”nin yedinci cildinde karşımıza çıkar. Sözü edilen eserde “Nuh” isimli kişiden “Zafer” isimli kişiye 3 Nisan 1920 tarihinde gönderilen bir telgraf yer alır. “Nuh” telgrafta, “Yüce mebuslara acele duyurulmak üzere yazılan aşağıdaki bildiri çok güvenilir şekilde ulaştırılması, İstanbul'da yayılmasına çalışılması ve sonucun bildirilmesi rica olunur” diye yazılır. Ardından da bildiride Meclisi Mebusan üyelerinin reisi Celalettin Arif Bey’in ağzından, “Meclisi Mebusan’ın özgür bir biçimde görev yapmasını imkânsız gördüğümden hemen Anadolu’ya sığınmak zorunda kaldım. Yüce mebusları da Ankara’da vazife yapmaya davet ediyorum” cümlesine yer verilir.

Bu telgrafın ardından 11 Nisan günü de Meclisi Mebusan kapatılır. Telgrafta sözü edilen “Nuh” Mustafa Kemal Paşa’dır. “Zafer” ise İstanbul - Ankara arasındaki haberleşmeyi sağlayan “Rami Bey” adında bir kişidir.

Yunus Nadi’nin “Ankara’nın İlk Günleri” kitabında da “Zafer” parolalı bu kişiden söz edilir ve Yunus Nadi şöyle anlatır:

“İstanbul ile gece yarısından sonra o zaman ‘Zafer’ parolasını taşıyan, hâlâ kim olduğunu bilmediğim bir telgrafçıdan haberler alıyor ve onun aracılığıyla İstanbul’a istediğimiz haberleri veriyorduk”.

“Zafer” yani Rami Bey bu istihbarat işleri için Galata’da Ömer Abit Han’da göstermelik bir büro tutar, bilgiler burada toplanır, gece yarısı Ankara’ya telgrafla iletilir. Hukukçu Refik İsmail Kakmacı da kendisine yardım eder.

Rami Bey geceleri Kartal yakınlarındaki çiftliklerinde perdeleri sıkı sıkıya kapatırken yerdeki gaz lambasının ışığında haberleri şifreli olarak kaleme alır. Gece yarısından sonra pantolon kemerinin arkasına gizlediği istihbaratla kasabaya gider, kendisini bekleyen Kartal telgrafhanesi müdürü ile Ankara’ya bildirir. İşgal güçlerine hissettirmeden bu kutsal görevi yerine getirir.

RAMİ TOPUZTEHLİKELİ GÜNLER

Rami Bey’in ikinci görevi de Anadolu’ya adam kaçırmaktır. Kuvayi Milliyecileri önce Kartal’a gizlice taşır sonra atlarla Samandıra’ya naklederek Paşabahçeli Şükrü gibi yurtseverlere teslim eder. Bu yurtseverler İzmit üzerinden Ankara’ya sevk edilir.

Ve bir gün Kartal telgrafhanesinden çektiği bu telgraflar ortaya çıkar. Telgrafhane müdürü tutuklanır. İstanbul - Ankara arası bu gizli haberleşme ağı kesilmek zorunda kalır. Rami Bey’in işin içinde olduğunu telgrafhane müdürü söylemez ancak bir Rum çetesi kuşkulanır. Rami Bey’in çiftliğini basar. Rami Bey ve ailesi olay yerine gelen Türklerin yardımıyla ölümden kurtulur. 18 Aralık 1920 tarihli Akşam gazetesinde bu olay ayrıntılarıyla sayfalara taşınırken Rami Bey ailesiyle birlikte Kartal’dan taşınmak durumunda kalır. Akabinde Anadolu’ya geçmek yerine farklı bir görev üstlenir. Yaklaşık bir yıl boyunca İtalya ve Avusturya’da kalarak Türk esirlerin İstanbul’a dönebilmesini için çalışır. Kurtuluş Savaşı’nın ardından da vatana hizmetlerinden dolayı beyaz kurdeleli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Oğlu Hıfzı Bey babasına birçok defa “O günleri anlat yazalım!” dese de aldığı yanıt hep aynı olur: “Biz vatani görevimizi yaptık!”

“Zafer” parolalı o telgrafçı yani Rami Bey kahramanlıklarını anlatmaz. Bize bu bilgileri oğlu Hıfzı Bey yazdığı kitapta anlatır. O da annesi Melahat Hanım’ın tanık olduğu, öğrenebildiği ve anlattığı olaylar ışığında… Rami Bey, 1944’te vefat ederken anılarını da beraberinde götürür. Arkasında sadece bir İstiklal Madalyası bırakır. O da çok şeyi anlatır aslında...

Rami Bey tıpkı İhsan Pere gibi unutulan bir isimdir. Mustafa Kemal Paşa ile “Zafer” parolasıyla yazışarak İstanbul - Ankara arası haberleşmeyi sağlayan, Anadolu’ya adam kaçıran Rami Bey hepimizin tanıdığı gazeteci Hıfzı Topuz’un da babasıdır. Kimbilir Rami Bey gibi kahramanlıklarını anlatmayı “övünmek” sayan ve bu nedenle, “Biz vatani görevimizi yaptık” diyerek susmayı yeğleyen ne çok kahramanımız vardır. Ruhları şad olsun…

İlgili Konular:
#Kurtuluş Savaşı