Ankara Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Safi, küresel düzende ortaya çıkan kırılmalar karşısında Türkiye’nin nasıl bir strateji benimsemesi gerektiğini AA Analiz için kaleme aldı.
Günümüzde Birleşmiş Milletlere (BM) üye yaklaşık iki yüz devlet bulunmaktadır. Ancak bu devletlerin çoğu adeta kağıt üstünde devlet konumundadır. Bu devletlerin önemli bir kısmı Türkiye’nin yakın coğrafi ve sosyo-kültürel hinterlandı içinde yer alan Orta Doğu, Afrika ve Asya topraklarında yer almaktadır. Aslında günümüz devlet ve toplumlarının çoğu kendi içinde tam olarak aşamadıkları tarihsel, etnik, dini, sosyo-ekonomik onca içsel sorunların yanı sıra yoğun düzensiz göçler, Kovid-19 benzeri salgınlar, iklim krizine bağlı açlık, susuzluk, kuraklık, orman yangınları, seller ve son olarak da bölgesel ve küresel hegemon devletlerin politikaları sonucu doğrudan saldırılar ya da terör örgütleri üzerinden asimetrik saldırılarla istikrarsızlık ve zayıflığa mahkum edilebileceklerdir.
Bu bağlamda, Asya, Afrika ve Orta Doğu ülkeleri değil aynı zamanda gelişmiş Avrupalı devlet ve hükümetler de bugün ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasi bloğunun zaferiyle birlikte tüm dünyada özgürlük, barış ve refah sloganlarıyla iyimser bir hava esmiş, demokratik rejimler ve hükümetler önemsenmiş ve belki de hak ettiklerinden de fazla ilgi görmüşlerdir.
Ancak demokratik rejimlerin görünüşte cazip ama özünde kırılgan doğaları, siyasal istikrasızlığa ve popülist pragmatizme dayalı hükümet yapıları zamanla devlet aygıt ve kurumlarının zayıflamasına neden olmuştur. Dolayısıyla tıpkı az gelişmiş uluslar gibi Avrupalı demokratik devletler de görece bir refah ve istikrarlı dönemlerin sonuna doğru yaklaştıklarının işaretini vermektedirler.
Özetle, bu devlet ve hükümetlerin birçoğu içsel ve dışsal faktörlerin zorlamasıyla yakın bir gelecekte yönetilemez ve işlemez duruma (failed-state) düşebilirler. Dolayısıyla, modern dünyanın burjuva haklarına dayalı kapitalist anlayışın inşa ettiği kırılgan temelli demokratik hükümetler günümüzde baş gösteren yeni tehditler çerçevesinde tahkim edilmeye ve yeni şartlara göre yeniden tasarlanmaya muhtaçtır.
Türkiye’nin ve coğrafyanın güvenliği meselesi ve öneriler
Tarihe ve dünya haritasına baktığımız zaman Türkiye’nin Türkiye’den çok daha büyük olduğunu görürüz. Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti devleti bugünkü sınırlarının çok ötesinde, üç kıtaya kök salmış Selçuklu ve Osmanlı toprakları, İslam ülkeleri ve bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri ile geniş bir medeniyet alanına ve havzasına tekabül eden bir jeopolitik derinliğe ve sosyolojik gerçekliğe sahiptir.
İşte böyle bir coğrafya ve tarihsel hasımlarla dolu bir dünyada Türkiye tarihsel yolculuğuna kesintisiz devam edebilmek için öncelikle çok güçlü bir ordu ve bu orduyu teçhiz edecek yerli ve milli sağlam bir savunma sanayii geliştirmek zorundadır. 1930’lu yıllarda uçak üretebilen bir Türkiye’nin daha bundan 10 yıl öncesine kadar bir piyade tüfeği bile üretememiş olmasını devletimiz ve milletimiz ibretle muhasebe etmelidir.
Dolayısıyla, Türkiye devlet-hükümet yönetimi görev ayrımını hassasiyetle yaparak, hükümetlerin popülist, güncel, konjektürel politika ve eylemlerinin yerine devlet aklını, stratejisini ve kurumlarını merkeze alan uzun erimli bir yaklaşımı benimsemeli, hayata geçirmeli ve bunu da anayasal güvence altına almalıdır.
Sonuç olarak, binlerce yıldır tarih sahnesinde olan, onlarca büyük imparatorluk ve devletler kuran ve bin yıldır Anadolu’yu kendine vatan ve yurt yapan Türk milletinin tarihsel düşmanlıklarla örülü bitmeyen güvenlik riskleri ve tehditleri olduğu gerçeği görmezden gelinemez ya da hafifsenemez.




