OECD verilerine göre 2025 yılının ilk yarısında doğrudan yabancı yatırımlar (DYY) küresel çapta önceki yılın ilk yarısına göre yüzde 6 azaldı. Bu veri dramatik bir azalış olmasa da ikinci yarıyıl için küresel ekonomiyle ilgili iyimser yaklaşımları gölgeler nitelikte. Ticaret ve tarife savaşları, jeopolitik riskler, bölgesel savaşlar ve ülkelerin arz güvenliği risklerini minimize etme çabaları, 2025'in geri kalanında küresel yatırım akışlarını olumsuz yönde etkilemeye devam edecek gibi görünmekte.
Eğilimler bölgelere göre farklılık gösterse de düşüşün ana sebebi birleşme ve satın almaların yüzde 18 oranında gerilediği gelişmiş ekonomilerden kaynaklandı. Buna karşılık, yeni (greenfield) yatırımlar gelişmiş ekonomilerde, özellikle de yapay zekâ ile bağlantılı donanım, imalat ve altyapı projelerinde zirve yaptı. Ancak küresel çapta yeni proje sayısı tüm sektörler genelinde azaldı. Trump idaresinin “America First” yaklaşımının da tesiriyle ABD merkezli şirketlerin İrlanda, Hollanda, İsviçre gibi ülkelerdeki bağlı kuruluşlarından elde ettikleri kazançları geri transfer etmemeleri, ikinci çeyrekteki genel düşüşe katkıda bulundu. Yeniden yatırım (reinvestment) için ayrılan kazançlar da azalmış oldu.
Diğer yandan gelişmekte olan ekonomiler genel olarak daha iyi performans gösterdi ve yatırım akışları aynı seviyede kaldı. Aslında 2025 yılı ilk çeyreği küresel yatırımlarda artışla başlamıştı. Ancak ikinci çeyrekte yüzde 35 oranında geriledi. Özellikle bazı AB ülkelerinin düşük performansı nedeniyle OECD ülkelerine yönelik toplam DYY girişleri yüzde 4 oranında azaldı. Buna karşın, bazı büyük OECD ekonomileri ile gelişmekte olan ülkeler daha yüksek miktarda yatırım çekti. ABD, Brezilya ve Birleşik Krallık dünya genelinde en fazla yatırım çeken üç ülke oldu.
Türkiye ve DYY
Türkiye özellikle birinci çeyrekte, geçen yıla nazaran bir miktar artış kaydetti. Yarıyıl DYY performansı yaklaşık 5,8 milyar dolar seviyesinde, geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre 1 milyar dolar fazla. Ufak değişiklikler olsa da genellikle OECD ortalamasının altında kalıyoruz. Dünyada gelişmekte olan ülkelerin ortalaması üstünde kalmamız istatistiksel olarak pek bir şey ifade etmiyor. Çünkü son dönemde gelişmekte olan ülkelere yönelen DYY’nin yüzde 70’i sadece altı ülkeye gitmekte. Bu yüzden OECD skalası hedef olmalı.
Nispi olarak da düşük bir performansımız var. Türkiye'nin son beş yıllık (2020-2024) DYY performansı, bir önceki beş yıllık döneme (2015-2019) kıyasla yaklaşık yüzde 23 düşük kaldı. Senenin sonunda çok farklı bir tabloyla karşılaşır mıyız bilemem. Ancak bu kadar dış kaynağa ihtiyaç duyan ve ciddi bir potansiyeli de barındıran bir ülke olarak, farklı bir hikâye yazmamız gerekiyordu. Yıllardır benzer şeyleri tekrarlayarak aynı performansı gösterdik. OECD’de milli gelire oranla yabancı yatırım stoğu sıralamasında son üçteyiz. Bu elbette tek başına ekonomik bir ölçüt olamaz ancak tercih ettiğimiz iktisadi modelle çeliştiği bir gerçek.
Grafikte görüldüğü üzere bilhassa 2015 yılından sonra emlak yatırımlarını bir kenara koyarsak, ülke olarak çektiğimiz yabancı yatırım alarm veriyor.
Hakim paradigma ve yeniden yatırım meselesi
Yıllardır ülke içinde küresel DYY literatürüne paralel biçimde çeşitli reformlar, vergi indirimi ve güven mekanizmasının tesis edilmesiyle daha çok DYY çekeceğimiz varsayıldı. Türkiye’nin DYY çekmek için özellikle teşvikler ve kural esnetme noktasında fazla cömert davrandığını bile söyleyebiliriz. Son on senede genellikle dünyada oturma izni ile teşvik edilen emlak yatırımlarına, doğrudan vatandaşlık vererek bir üst seviyeye geçtik! İşin verilere yansıyan boyutuna grafikten bakabilirsiniz.
Tarihsel olarak yabancı sermaye genelde iç pazara üretim yapmak üzere ya da devam eden bir operasyonu devralmak üzere geldi. Az sayıda girişim kendi değer zincirinin bölgesel üssü olarak Türkiye’yi konumlandırdı. Öyle olunca da sıcak para ve küresel finans piyasalarına bağımlılık arttı. Bu kapsama giren SOCAR ve petrokimya alanındaki yatırımları haricinde, özellikle 2015 sonrasında doğru dürüst çekilen yatırım yok. Öncesinde daha başarılı görünen dönem de daha çok banka satışları ve elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirmesiyle ön plana çıktı. Kendi değer zincirinde önemli bir pozisyonlama ile Türkiye’ye yatırım yapmış ve ülkenin imalat sanayisinin önemli sac ayağı olmuş Unilever, Henkel, BASF, Ford, P&G, Fiat gibi çok uluslu markaların genelde Washington Konsensüsü öncesi dönemde yatırımlarına başladığını görmekteyiz. Yani Türkiye’nin kapalı ekonomi dönemine denk gelmekte. Türkiye’nin bu durumu aslında DYY dinamiklerinin hakim paradigması ile tezat oluşturmakta. Yatırım stoğunun ve DYY kaynaklı katma değerin ana taşıycısı da zaten bu köklü yatırımlar ve kazançlarıyla yeniden yaptığı yatırımlar oldu.
Gelişmekte olan ülkeler ve yatırım ajansları, genellikle yeni yabancı yatırımcı çekmeye odaklansa da DYY’nin bir bölümü de mevcut yabancı şirketlerin kazançlarını ülkeye yeniden yatırmasından kaynaklanıyor. Mevcut yatırımcının kazancını ülke içinde tutması hem şirketin hem de ülkenin geleceğine olan güvenin göstergesi. Bunu Türkiye örneğinde bariz biçimde görmekteyiz. Hem imalat süreçlerini üst aşamaya geçirmesi ve “benchmark” olarak imalatın servisifikasyonunda da yerli şirketlere önemli birer model oldular.
Bu kapsamdaki yatırımlar piyasaya yeni oyuncu getirmediği için, rekabeti artırma etkisi yeni (greenfield) yatırımlara kıyasla daha sınırlı kalabiliyor. Son yıllarda, gelişmekte olan ülkelerde yeniden yatırılan kazançların hem dolar cinsinden hem de toplam DYY içindeki payı hızla arttı. 2021 ve 2022 yıllarında bu tutar yıllık 400 milyar doları aşarak rekor seviyeye ulaştı ve bu ülkelerdeki toplam DYY girişlerinin yaklaşık yüzde 60’ını oluşturdu.
Alternatif gelecek
Son yıllarda büyümenin dinamiği değişti. Mal ihracatı odaklı stratejiler bir yere kadar büyümenin lokomotifi olmaktadır. Bu sebeple yukarıda saydığım şirketleri yeni dünyanın hizmet ve dijital çok uluslu markalarıyla çeşitlendirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde diğer bazı OECD ülkeleriyle karşılaştırmalı hazırladığım Tablo-1’de daha da geri gideriz.
Bu bağlamda henüz bir hareketini görmesek de BYD’nin Manisa’daki yatırımı yeni bir soluk getirebilirdi. Umarım faaliyete geçer yakın zamanda. Yine geçtiğimiz günlerde Uber’in Türkiye’ye teknoloji üssü kurmak adına 200 milyon dolar yatırım yapacağını açıklaması sevindirici bir gelişme. Trendyol Go’yu satın aldıktan sonra bugünlerde konuşulan Getir’in olası satın alımını da göz önüne aldığımızda, kayda değer bir atılım. Arzu edilen yabancı yatırımcı tanımına uyar nitelikte. Yani hem teknoloji transferi ve iyileştirmesi hem de şirketin bölge ülkelerdeki idaresinde öne çıkacak bir üs yatırım olabilir.
Yarı iletken, yapay zekâ ve dijital hizmetlere dönük yabancı yatırımlarda biraz daha öne çıkmamız önemlidir. Türkiye, batı bloğunun büyük teknoloji devlerinin her zaman önemli bir pazarı oldu. Son dönemde MENA bölgesine dönük siyasi yönlendirmeli ABD yatırımcı ilgisi, Türkiye’ye yönelik aynı iştahta değil. Ancak imkanlarımız çok uluslu şirketlerin üs olarak konumlanması adına bölgeye nazaran daha derin bir kurumsal kapasiteye sahip. İstanbul dışında bilhassa Ankara’nın bu tip dijital yatırımlar için çok uygun bir ekosistemi var.
Biraz da şehirlerin uygun imkanlarını tanıtarak, DYY çekmeye ağırlık verebiliriz. Bu noktada AJET’in yeniden yapılandırılma sürecinde, başta Ankara’dan olmak üzere, önemli uluslararası merkezlere uçuşlarının sıklaştırılması mühim. Kalıplaşmış yatırım çekme hikâyelerine farklı gözle bakmak fayda sağlayabilir. Ayrıca yeni DYY çekmeye yönelik harcanacak kaynağın daha fazlasını, hali hazırda yatırım yapmış yabancı yatırımcıları motive etmeye yöneltmenin de daha fazla artı değer yarattığını unutmamak lazım. En kötü senaryo hali hazırda yatırım yapmış şirketin ülkeden çıkışı.



