Ankara’ya ilk kez 2002 yılında gelmiştim. Üniversite tercih­leri öncesi… Dayım beni Konur So­kak’ta, Mülkiyeliler Birliği’ne gö­türmüştü. Girişteki o yazıyı hâlâ hatırlıyorum: “Bu lokale yalnızca Mülkiyeliler, şair ve yazarlar, bü­rokratlar ve siyasiler girebilir.”

O günlerde okuduğum The Özal kitabının da etkisiyle, Mülkiye’den mezun olursam sanki hariciyeden maliyeye, bakanlıklardan devle­tin bütün kapılarına kadar her şey önümde açılacak, “bakanlık mı is­tersin büyükelçilik mi” diye soru­lacak sanmıştım. Mülkiye’yi ilk sıraya yazdım; ardından Rekabet Kurumu’nun giriş sınavlarını ka­zandım ve uzun yıllar çalıştım. O günden beri Ankara’da yaşayan bi­ri olarak, başkentin neredeyse her hâline ve dönüşümüne yakından tanıklık ettim.

Memur şehri masalı bitti
O yıllarda Ankara, daha çok bir memur ve üniversite şehriydi. Ge­çen sürede bazı kamu kurumları ile bankaların merkezlerini İstan­bul’a kaptırdı. Ona rağmen Ankara bugün sabah ve akşam saatlerinde trafiğiyle bizi bunaltan, kalabalığı giderek artan bir metropol. Bu yo­ğunluğu yalnızca deprem sonrası göçle açıklamak kolay ama eksik. Ankara artık nitelikli göç çeken, ekonomik dönüşümü açıkça hisse­dilen bir şehir.

Rakamların dili
Rakamlar bunu söylüyor. Anka­ra, sosyo-ekonomik gelişmişlikte 2025 itibarıyla İzmir’i geride bıra­karak İstanbul’un ardından ikin­ci sıraya yerleşti. Kişi başına GS­YH’de ise uzun süredir Kocaeli ve İstanbul’dan sonra üçüncü sırayı koruyor. Bu tablo, klasik bir “kamu şehri” anlatısının çok ötesinde bir Ankara’ya işaret ediyor.

Asıl dikkat çekici olan ise son yıl­larda iyice görünür hâle gelen ih­racat ve üretim performansı. An­kara’nın ihracattaki payı 2020’de yüzde 4,7 iken 2025’in ilk yarısında yüzde 5,4’e yükseldi. İhracat hac­mi yüzde 11’in üzerinde artarak 7,1 milyar dolara ulaştı. Böylece An­kara, İzmir’i geride bırakarak Tür­kiye’nin dördüncü büyük ihracatçı ili hâline geldi. Ama mesele yalnız­ca miktar değil; asıl mesele nitelik.

Yüksek teknoloji sadece İstanbul’da değil
Ankara ihracatının yüzde 78’den fazlası sanayi ürünlerinden oluşu­yor. Makine-aksamları, elektrik-e­lektronik, savunma ve havacılık, metal ve motorlu sistemler başı çe­kiyor. OSTİM ve ASO kümelenme­leri, çok sayıda organize sanayi böl­gesi ve teknokent bu yapıyı besli­yor. Özellikle savunma ve havacılık ekosistemi, Ankara’yı Türkiye’nin yüksek teknoloji vitrini hâline ge­tirmiş durumda.

2024 yılında Ankara, 1,7 milyar dolarlık yüksek teknoloji ihraca­tıyla Türkiye toplamının yaklaşık yüzde 20’sini tek başına gerçekleş­tirdi. İhracatının yüzde 12’sinden fazlası yüksek teknoloji ürünlerin­den oluşuyor. Türkiye ortalaması­nın yüzde 3,6 olduğu düşünüldüğünde, aradaki fark gerçekten çar­pıcı. ASO-İLTEK Endeksi’nde Ankara’nın birinci sırada yer alma­sı da bu tablonun doğal sonucu.

Daha geniş resme baktığımızda ilginç bir yoğunlaşma görülüyor: Türkiye’de yüksek teknoloji ihra­catı büyük ölçüde üç şehirde top­lanmış durumda. İstanbul hâlâ en büyük paya sahip; ancak Ankara ve Eskişehir ile birlikte bu üç şehir, toplam yüksek teknoloji ihracatı­nın yaklaşık yüzde 88’ini gerçek­leştiriyor. Yani teknoloji haritası, sanıldığından çok daha dar ama bir o kadar da stratejik.

Marmara’nın gölgesinde kalmayan bir model
Bu noktada Marmara kümelen­mesiyle Ankara arasındaki fark belirginleşiyor. İstanbul, Kocae­li, Bursa ve Tekirdağ hattında oto­motiv, tekstil, klasik imalat ve hiz­metler öne çıkarken; Ankara’da savunma, havacılık ve ileri tekno­loji merkezde. Bu ayrışma Türki­ye için bir zafiyet değil, tam tersine önemli bir fırsat. Çünkü otomotiv ve geleneksel imalat alanlarında Çin rekabeti giderek sertleşirken, yüksek teknolojide oyunun kural­ları hâlâ yazılıyor.

Merkezinde Ankara’nın, hinter­landında Eskişehir ve Konya gibi illerin yer aldığı yüksek teknolo­ji odaklı bir kümelenmenin Mar­mara’ya güçlü bir alternatif olarak yükselmesi, Türkiye’nin geleceği bakımından kritik. Sadece küresel rekabet kapasitesi için değil; Mar­mara’daki ekonomik ve demogra­fik yığılmanın dengelenmesi açı­sından da elzem. Üstelik Ankara modeli, sanayisizleşmenin küre­sel ölçekte yarattığı sorunların tar­tışıldığı bir dönemde, doğru kamu politikalarıyla yüksek teknoloji­li üretimin mümkün olduğunu da gösteriyor.

Nitelikli göçle Ankara’yı yeniden tanımlamak
Belki de bu yüzden, “Ankara’ya gitmenin en güzel yanı İstanbul’a dönmektir” klişesi artık tersine çalışıyor. Teknoloji girişimcile­ri ve beyaz yakalılar İstanbul inat­larını sorgulamaya başladı. İstan­bul’un kalabalığından, trafiğinden ve hayat pahalılığından bunalan çok sayıda mühendis, yazılımcı ve beyaz yakalı için Ankara giderek daha cazip bir seçenek hâline ge­liyor. Bugün Ankara trafiğinin ar­kasında yalnızca araç sayısı değil, bu sessiz ama güçlü dönüşüm var.

Ankara, bu dönüşümü yalnızca üretimle değil, sosyal ve kültürel boyutlarıyla da önemsemeli ve ge­liştirmeli. Çünkü sosyo-kültürel imaj, nitelikli göçün vazgeçilmez unsurlarından biri. Ankara’nın Eskişehir ve Konya ile birlikte İç Anadolu’nun teknoloji ve kültür üssü hâline gelmesi imkânsız de­ğil. Düşünsenize; savunma sanayi­nin yanına, Behzat Ç.’yi geride bı­rakan, İran sineması tadında güçlü bir Ankara sineması da eklense… Fena mı olur?