Öğretim elemanlarının önemli bir kısmının okul yaşamından elini eteğini çektiğini söylemek yanlış olmasa gerekir. Nitekim eğitim fakültelerinde bazı komisyonların üyeleri hariç tüm görevlerin seçimle değil, atamayla gerçekleştirildiği gözlenmektedir.
Çözüm, fakültelerin öğretmenlik mesleki bilgilerin niteliğine ve bu bilgilerin edinilmesine yönelik teorik-pratik bütünlüğünü sağlayacak süreçlerin ve etkileşimlerin kurgulanmasındadır.
Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan SAĞ ile öğretmen eğitimimizi konuştuk. Nitelikli öğretmen eğitimi sistemini neden kuramıyoruz? Bu sorunun cevabının her bakış açısına göre oldukça çeşitlilik göstereceği açıktır. Hatta bu çeşitlilik, konuya odaklanan ve düşünce üretenlerin bakış açılarına göre artacaktır. Eğitim fakültelerinde neden nitelikli bir öğretmen eğitimi sistemini kuramadığımız sorunu, eleştirel pedagoji bakış açısı üzerinden ele alınacaktır. Bu kapsamda daha çok eğitim fakültelerindeki toplumsal yaşamın işleyişini bozan güç ilişkileri sorgulanacak ve etkileri tanımlanmaya çalışılacaktır. Bunun için dikkatleri, eğitim fakültesindeki çoğunlukla dersler etrafında yoğunlaşan toplumsal yaşamın eğitsel bir tanımı olarak pedagojiye çekmek istiyorum. Öğrencilerin yüksek yararını gözeten pedagojik bakış açısıyla okul yaşamının, bir özne olarak öğrenenlerin kişiliklerine saygı duyulmasını ve bağımsız kişilikler yetiştirmeyi esas alır. Bu şu demektir, okul tüm varlığını öğrenenlerin topluma uyumunu sağlamak üzerine değil, onu da içine alan fakat, bağımsız kişiliklere sahip yetkin kişilerin okuldan beklenen görevler temelinde zengin bir toplumsal yaşamın kurulmasına adamasıdır. Dolayısıyla öğretmen eğitimi veren fakültelerdeki toplumsal yaşamın, bağımsız bir kişiliğe sahip adayların öğretim elemanlarıyla ve deneyimli öğretmenlerle birlikte “öğretmen meslek bilgisi ve becerilerini edinmeleri ve geliştirmelerine” dayalı etkileşimleri içermesi beklenir.
Bir okul olmasının yanı sıra eğitim fakültelerindeki toplumsal yaşamın, özneleri itibariyle hem akademik yeterliliklere sahip kişiler hem yetişkinler olması nedeniyle ilkokul ve ortaokullarda olduğu gibi korumacı niteliğinden uzak olacağı ileri sürülebilir. Bunun yerine toplumsal yaşamı oluşturan ilişkilerin daha eşitlikçi düzeyde ve üretken olması beklenir. Dolayısıyla eğitim fakültelerindeki pedagojiye dayalı okul yaşamının sürdürülmesi, öğretim elemanları ile öğretmen adaylarının bu işleyişteki varlıklarının önemsenmesine ve eğitim programlarının en temel öğesi olarak tanımlanabilecek “mesleki bilginin” niteliğine olan inancın doğru kurulmasına bağı olacağı söylenebilir.
Ne var ki, ülkemizde eğitim fakültelerinde zengin bir öğretmen eğitimi sistemini kuramıyoruz. Bunun çeşitli sebepleri var. Bu çalışmada söz konusu soruna bir yönetsel bir de öğretimsel düzeyde yanıt aranmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede eleştirel pedagojiye dayalı iki soru geliştirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan ilki, eğitim fakültelerinin içinde olduğu öğretmen eğitimi sisteminde özneler arası ilişkiler, ne kadar eşitlikçidir? İkincisi, öğretmen adayının öğretmenlik mesleki bilgilerini ve becerilerini öğrenme sürecinde konumu nedir?
İkisi kurumsal, diğeri kişiler bazında olmak üzere iki örnek konunun anlaşılması için yararlı olacaktır. İlki, örneğin yükseköğretim (YÖK) sisteminde eğitim fakültelerine ve onun kurumsal işleyişini sağlayan eğitim elemanları ve öğretmen adaylarına yapabilecekleri katkılara yönelik güvensizlik örneğidir. Yükseköğretimde sorun şimdilerde kısmen çözülmekle birlikte, 2020’ye kadar, eğitim fakültelerinin uygulayacakları eğitim programlarını geliştirmelerinde fakültelere güvenmeyip yetkiyi kendisinde tutmayı tercih etmiştir. Ne var ki, YÖK, bu tarihten sonra, öğretim elemanlarının yürütecekleri eğitim programlarının geliştirilmesinde uzmanlık alanları bakımından yeterli olmaları nedeniyle fakültelere bunu yapabileceklerine yönelik güvenilebileceğini ilan etmiştir.
İkinci örnek, kurumda çalışan öğretim elemanları ve mesleki öğrenme için kuruma gelen ve yürütülen eğitimden birinci derecede etkilenen öğretmen adaylarına yönelik olup benzer durum bu ikisi için de geçerlidir. Ne yazık ki, fakültedeki uygulamalara bakıldığında öğretim elemanlarının ve öğrencilerin hatta diğer çalışanlarının varlıklarının tanınmamasına bağlı birtakım uygulamalara tanık olunmaktadır. Bunlardan biri atamada aranan niteliklerle ilgilidir. Biçim ve içerik açısından hem sosyal hem kişisel hem de görev bakımından kurumsal meşruiyeti arama yerine bireysel tercihlere indirgenmiş bir atama politikası, kurum içi ilişkilerin dayandığı güveni bozmaktadır. Nitekim, fakültelerde birçok düzeyde sorumluların dilinde, yapılan çalışmalara öğretim elemanlarının ve öğretmen adaylarının ilgisizliğine yönelik sızlanmaların had safhaya ulaşması bunun nedenlerinden biridir, diye düşünmekteyim.
Sonuç olarak, bu tür durumlar fakülte yaşamının en büyük iki öğesinin doğal olarak toplumsal yaşamın dışına itilmesine yol açmaktadır. Eğitim fakültelerinde yaşanan durumun “haleti ruhiyesi” budur. Disiplin, öncesinde belirlenmiş davranış kalıplarının yerine getirilmesidir; bu nedenle öğrenenin bu kurallara uyumu önemsenir. Ödül ve ceza mekanizması insan onurunu temele alarak değil, söz konusu bu kavramların tek yanlı içeriğine göre belirlenir. Dolayısıyla hizmetiçi öğretmen eğitiminde mesleki bilginin ve mesleki bilginin edinilmesine ilişkin niteliğine olan bu bakış açısı, aynı zamanda etkileşim yapılarının baskıcı karakterini yeniden üreten adeta bir dinamo görevi görür. Oysa, günümüzde öğretmenlik mesleği eğitimi anlayışında, adayın uzmanlık bilgisinin yanı sıra öğretim elemanları ve öğretmenlerin desteğiyle tartışma, birlikte seminerler düzenleme, araştırmaları birlikte yürütme, bağımsız araştırmalar yapma, araştırma sonuçlarını sunma vb şeklinde süreçleri izlemesi ve araştırma odaklı kendi öznelliğine dayalı bir mesleki kimlik geliştirmeleri esas alınmaktadır. Çözüm, fakültelerin öğretmenlik mesleki bilgilerin niteliğine ve bu bilgilerin edinilmesine yönelik teorik-pratik bütünlüğünü sağlayacak süreçlerin ve etkileşimlerin kurgulanmasındadır. Bunun yanı sıra söz konusu süreçlerin ve etkileşimlerin adayların bir kişilik sahibi olarak demokratik düzlemde katılımlarını esas alacak şekilde kurgulanması çözümün bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...




