Doç. Dr. Necmettin Acar, Orta Doğu'daki istikrarsızlıkların "Lübnanizasyon" kavramıyla ilişkisini ve bu sürecin nasıl tersine çevrilebileceğini AA Analiz için kaleme aldı.

Son dönemde Orta Doğu'da art arda yaşanan gelişmeler, bölgesel istikrarsızlığı derinleştirerek tüm coğrafyayı giderek daha belirgin bir "Lübnanizasyon" (Lübnanlaşma) sürecinin içine sürüklüyor. Bir dönem yalnızca Lübnan'a özgü bir olgu olarak görülen, etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden merkezi devlet otoritesinin aşınmasını ifade eden Lübnanizasyon kavramı, bugün bölgenin geneline yayılmış durumda.

2003 işgalinin ardından Irak’ta merkezi devlet yapısının zayıflaması ve ülkenin etnik- mezhepsel eksenlerde ayrışması bu sürecin ilk somut örneklerinden biri oldu. İran'ın, Irak ve Afganistan işgalleri sonrasında oluşan güç boşluklarını doldurmak amacıyla izlediği proaktif dış politika birçok ülkede merkezi otoriteleri daha da zayıflatarak etnik ve mezhepsel yapıların ayrılıkçı eğilimlerini güçlendiren bir etki yarattı. İsrail’in 7 Ekim sonrasında Lübnan ve Suriye’ye yönelik saldırılarıyla derinleşen istikrarsızlık, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetin Yemen başta olmak üzere Afrika Boynuzu ve Körfez havzasına yaydığı krizler ve İran’da son dönemde tırmanan sokak olayları eklendi.

Tüm bu gelişmeler, Lübnanizasyon sürecini tekil örneklerin ötesine taşıyarak Orta Doğu’nun tamamını kuşatan yapısal bir girdaba dönüştürmüş görünüyor. Mevcut tablo karşısında zihinleri meşgul eden asıl soru çok net: Orta Doğu’yu pençesine alan bu Lübnanizasyon girdabından bir çıkış yolu bulmak mümkün mü?

Bölgeyi etkisi altına alan parçalanma süreci, münferit krizlerin toplamından ziyade, güvenlik mimarisinde yaşanan köklü ve kapsamlı dönüşümün bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla çözüm de kısa vadeli müdahalelerde ya da tekil uzlaşı arayışlarında değil, bölge güvenlik mimarisinin bütüncül bir revizyonunda yatıyor.

Orta Doğu’nun yeniden istikrar üretebilen bir yapıya kavuşması, ancak rekabeti sınırlayan, devlet kapasitesini güçlendiren ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yeni bir güvenlik düzeninin inşasıyla mümkün olabilir. Bu kritik eşikte Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, İran ve Pakistan gibi bölgenin önemli aktörlerinin, Lübnanizasyonu derinleştiren dinamikleri tersine çevirebilecek yapıcı roller üstlenmeleri önem taşıyor.

Orta Doğu'daki güvenlik mimarisinin yeniden inşası, Lübnanizasyonun yayılmasını önlemek için ortak bir çaba gerektiriyor. Türkiye, Mısır, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkelerin kurumsal işbirliği yapması ve ortak tehdit tanımları etrafında birleşmesi, bölgesel güvenliği sağlamak için kritik öneme sahip.

Sonuç olarak, Lübnanizasyon süreci, artık sadece bir iç krizin ötesinde, bölge devletlerinin ulusal güvenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan ortak bir tehdide dönüşmüştür. Bu durumu aşmak için, kolektif güvenlik yaklaşımları ve kurumsal işbirlikleri hayati önem taşımaktadır.