Yeni bir araştırmaya göre, 30'lu yaşlarının sonlarında daha yüksek D vitamini seviyelerine sahip olan kişilerin beyinlerinde, 16 yıl sonra önemli bir Alzheimer proteini çok daha az bulunuyor. Neurology Open Access dergisinde yayımlanan bulgular, orta yaşlarda D vitamini seviyesini yüksek tutmanın demans riskini azaltmak için basit bir yol olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmacılar, kandaki yüksek D vitamini seviyelerini, beyindeki tau proteini (İng: "tau protein") birikiminin daha düşük olmasıyla ilişkilendirdi. Tau proteini, Alzheimer hastalığı için kabul gören oldukça önemli bir biyobelirteçtir. İrlanda'daki Galway Üniversitesinden başyazar Dr. Martin Mulligan, bu durumu BBC Science Focus dergisine şöyle açıkladı:

"Önceki araştırmalar, D vitamininin iltihaplanmayı azaltarak veya antioksidan savunmaları ile hücre sinyalizasyonunu iyileştirerek işe yarayabileceğini öne sürmüştü. Bu mekanizmalar, tau proteininin birikmesini engelliyor olabilir."

Araştırmada, Alzheimer hastalığının diğer temel özelliği olan amiloid plakları (İng: "amyloid plaques") ile D vitamini arasında herhangi bir bağlantı bulunamadı. Ancak araştırmacılar, bu durumun tau proteininin hastalık sürecinde daha erken birikmesi gerçeğini yansıtabileceğini belirtiyor. Bu erken birikim, genç insanlarda tau proteinini tespit etmeyi çok daha kolay bir hâle getiriyor.

D vitamini, cildimiz güneş ışığına maruz kaldığında vücudumuz tarafından doğal olarak üretilir. Ayrıca yağlı balıklar ve yumurta gibi bazı yiyeceklerde de bol miktarda bulunur.

Çalışmanın başlangıcında, yaş ortalaması 39 olan ve demans belirtisi göstermeyen yaklaşık 800 katılımcının D vitamini seviyeleri ölçüldü. Ortalama 16 yıl sonra, bu kişilerin beyinleri pozitron emisyon tomografisi (İng: "positron emission tomography" veya kısaca PET) kullanılarak tarandı.

Yaş, cinsiyet, kardiyovasküler risk faktörleri ve depresyon gibi diğer etkenler hesaba katıldıktan sonra bile, yüksek D vitamini ile düşük tau seviyeleri arasındaki güçlü bağlantı geçerliliğini korudu.

Mulligan'ın belirttiğine göre, katılımcıların yaklaşık üçte birinin D vitamini seviyeleri düşüktü. Bu oran, küresel verilerle de geniş ölçüde paralellik gösteriyor.

Söz konusu çalışma gözlemsel bir araştırma olduğu için neden-sonuç ilişkisini kesin olarak kanıtlayamıyor. D vitamini seviyeleri yalnızca bir kez ölçüldü ve katılımcı grubunun ağırlıklı olarak beyaz ırktan olması, bulguların ne kadar geniş çapta genellenebileceğini sınırlıyor. Mulligan, klinik yönlendirmelerin değişebilmesi için bu sonuçların başka gruplarda da doğrulanması gerektiğini vurguladı ve sözlerini şöyle tamamladı:

"Yalnızca bu bulgulara dayanarak, demansı önlemek amacıyla insanlara resmî olarak takviye almalarını tavsiye edemeyiz. Çünkü bu hipotezin klinik deneylerde çok daha kapsamlı bir şekilde test edilmesi gerekiyor."