2026 yılı, günümüzün devletler arası ilişkilerinde ve hukukunda rastlamadığımız bir krizle başladı. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) gerçekleştirdiği özel askeri operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores kendi ülkesinde alıkonulmuş ve yargılanmak üzere ABD’ye götürülmüştür. Söz konusu eylem hem yapılışı hem de sonuçları açısından devletlerin cevap verme reflekslerinde çok ciddi bir değişime ve uluslararası kabul görmüş normların ve hukukun rafa kalkmasına kapı aralamış, jeopolitik etkileri açısından ise tehlikeli bir uluslararası düzenin taşlarını döşemiştir.

Aralık ayının başında yayınlanan ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi raporunda Washington’un gelecek dönemde dünyayı nasıl okuyacağına, küresel hamlelerinin ne olacağına dair önemli ipuçları çok açık bir şekilde deklare edilmiştir. Mevzubahis rapora göre, sanayi politikalarında restorasyon ve konsolidasyon sürecine girerek üretim gücünü yeniden kazanmayı hedefleyen ABD, jeopolitik sonuçlar doğuracak adımlara yönelecek; bu kapsamda öncelikli odak alanı ise “arka bahçesi” olarak tanımladığı ve fiziki olarak da içinde yer aldığı Batı Yarımküre olacaktır.

Söz konusu güçlü beyandan hareketle Washington’un Latin Amerika’ya tekrardan kararlı bir dönüşü vurgulamak için realist stratejilere döneceğini tahmin etmek çok da zor değildir. Lakin ABD Başkanı Donald Trump ve ekibinin gerçekleştirmiş olduğu son eylem bizlere, kuralsızlığın kural edinileceği bir yeni dünya düzenine girdiğimizi göstermiştir. ABD’nin artık Batı Yarımküre’ye yoğunlaşması, Maduro’nun ve Venezuela’nın başına gelenlerin diğer bölge devletlerinde de farklı yollardan da olsa yaşanacağı izlenimini vermiştir. Nitekim Trump’ın, “Maduro’ya ne olduysa, adil davranmayan herkesin başına gelebilir.” ifadesi, bölgedeki görece küçük devletlere yapılmış ucu açık bir tehdit olduğu gibi bölgede uygulanacak maksimalist adımların da habercisidir.

Trump yönetimi, Latin Amerika üzerindeki jeopolitik üstünlüğünü sadece askeri caydırıcılık veya ekonomik yaptırımlarla değil, bölgenin fiziksel coğrafyası dahil Washington merkezli bir mülkiyet anlayışıyla yeniden tanımlayan sembolik bir hegemonya inşasıyla tahkim etmeye başlamıştır. Örneğin, zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olmasının yanı sıra küresel ticaret için de önemli bir geçiş noktası konumunda olan Meksika Körfezi’nin adının ABD Körfezi olarak değiştirileceğini beyan etmesi, Trump’ın “arka bahçe” retoriğine simgesel açıdan uygun bir adımdır.

Çin, 10 Aralık 2025 tarihinde Latin Amerika ve Karayipler ile ilişkilerini derinleştiren ve Pekin’in bölgeye yönelik kapsamlı stratejik niyetini gösteren üçüncü politika belgesini kamuoyuna açıkladı. Bu adım, Trump 2.0 dönemiyle birlikte Latin Amerika’da Washington lehine yaşanan gelişmelerin daha da artmasını engellemeyi ve küresel güç mücadelesinde ABD’nin kenar kuşaklara odaklanma hamlesine karşı bir mesaj vermeyi amaçlamaktadır.

Brezilya, Şili, Kolombiya, İspanya, Meksika ve Uruguay hükümetleri, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığını kınamak üzere ortak bir bildiri imzaladı. Bildiride, ABD Başkanı’nın ülkeyi "yönetme" veya egemenliğini ihlal etme yönündeki her türlü girişimine karşı uyarıda bulunuldu.

ABD’nin Venezuela’ya müdahalesiyle başlayan sürecin hem bölgesel hem de küresel sonuçlar yaratacağı oldukça açıktır. Çin heyetiyle görüşmesinden 5 saat sonra Maduro’ya operasyon yapan Washington’un verdiği mesaj arka bahçesinde yabancı bir güç istememesiyken, bölgenin görece güçsüz ülkeleri ABD’nin yeni eylem tarzından çekinirken, Brezilya ve Meksika gibi önemli aktörlerin kendi egemenliklerini sorgulatmayacağı da verilen beyanatlarda sabittir. Kesin olan gerçeklik ise Latin Amerika’nın artık yeni dünya düzeninde güç mücadelesini belirleyecek bir jeopolitik gerçekliğe büründüğü ve eş zamanlı olarak Pekin-Washington bilek güreşine sahne olacağıdır.