Gerçeği söylemek zordur çünkü, aslında, tek bir gerçek vardır ama bu gerçek canlıdır; bu nedenle de çehresi bir canlınınki gibi durmadan değişir.
Franz Kafka

Post-truth kavramı Türkçeye hakikat sonrası veya hakikat ötesi şeklinde çevrilmiş olup, bu tanımlamalar post-truth kavramını tam olarak yansıtmamaktadır. Post-truth, nesnel gerçeklik karşısında halk kitlelerinin kişisel duyguları ve çeşitli çıkarları ön planda tutmasıyla nesnel gerçekliğin etkisizleştirilmesi ve kamuoyunun bu şekilde etkilenmesi olarak tanımlanır.

1992 yılında post-truth kavramını ilk defa Sırp Amerikan oyun yazarı Steve Tesich kullanmıştır. 1992 yılında yayımlanan “Government of Lies” (Yalanlar Hükümeti) makalesinde, Amerikan halkının önemli bir kısmının Bush hükümeti tarafından yapılan siyasi propagandaları sorgulamadan gerçekmiş gibi kabul ettiğini belirtir. Tesich, artık insanların hakikati aramak yerine önlerine gelen ham bilgi yığınlarını sorgulamadan kabul ettiğini yazarak eleştirir.

Post-truth kavramının yaygınlaşmasında Ralph Keyes’in yazdığı The Post-Truth Era (Hakikat Sonrası Çağ) adlı kitabın önemi büyüktür. 2016 yılında ABD başkanlık seçimi ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasıyla birlikte yoğun olarak kullanılan bu kavram, Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmiştir.

Hakikat sonrası olarak Türkçeye çevrilen bu kavram, sadece yeni bir dünyayı tanımlamak için mi kullanılmaktadır? Yoksa bu anlayış, eski dönemlere ait bir kavram mıdır? Acaba Antik Yunan, Roma, Sasani veya Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde günümüzdeki olaylara benzer olgulara rastlamak mümkün müdür? Eğer bu olgu eski dönemlerden beri varsa, bu kavramlaştırma ve farkındalık araştırmacılar tarafından günümüzde neden ortaya atılmıştır? Bu olgu neden günümüzde ortaya çıkmıştır?

Felsefi olarak bu tartışmalar devam etmektedir. Ancak bu kavram, geçmiş dönemlerden çok günümüzde iletişim teknolojisinin yaygınlaşmasıyla görünürlüğünü artırmaktadır. Bu kavram ve kavramsallaştırma, modernizmin sona ermesi ve postmodernizmin ortaya çıkmasıyla kendini gösterir. Modernizmin sona ermesinden kastettiğimiz, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar olan dönemden sonrasını kapsamaktadır. Bu döneme ister postmodernizm, istersek geç modernizm diyelim, var olan fenomen teknoloji ile birlikte baş döndürücü bir aşamaya gelmiştir.

Post-truth kavramı siyaset için ön plana çıkmış olmakla birlikte artık siyaseti de aşmıştır. Bilginin baş döndürücü bir hızla bireylere ulaşması ve her kişinin istediği gibi, herhangi bir engel olmadan bir blog veya sosyal platform oluşturarak yazabilmesi karmaşayı iyice artırmaktadır.

Eğer araştırmacıysanız, yazmış olduğunuz bir bilimsel makale ancak belirli akademik çevrelerde okunacaktır. Eğer amatör bir araştırmacı veya komplo teorisyeniyseniz, YouTube veya başka bir sosyal platform aracılığıyla üretilmiş çeşitli safsataları milyonlarca internet kullanıcısına rahatlıkla ulaştırabilirsiniz.

Sıradan bir internet kullanıcısıysanız, nasıl araştırma yapmanız gerektiğini veya doğru bilgiye nasıl ulaşacağınızı nasıl öğreneceksiniz? Nitelikli kaynaklara ulaşmak nasıl mümkün olur? Hurafelerden arınarak veya ham bilgi yığınlarından sıyrılıp işlenmiş ve doğrulanmış bilgilere nasıl ulaşacağız? Eğer internet kullanıcısı olarak bunlar sizin için önemli değilse, yalan olan bir olguyu gerçekmiş gibi çok kolay bir şekilde inanabilir ve bu yalanla bir ömür boyu yaşamınızı sürdürebilirsiniz.

Herhangi bir ideolojiye bağlıysanız ve karşıt görüşlerin olduğu platformlardan uzak duruyor, hatta onların sözlerine tahammül edemiyorsanız, takip ettiğiniz sayfalar Google’ın akıllı özellikleriyle kaydedilir ve size hep beğendiğiniz görüşler gösterilir. Burada gerçek önemli değildir; önemli olan kişisel çıkarların ve menfaatlerin ön plana çıkması ve kişilerin isteklerine cevap verilmesidir.

George Orwell, "Politics and the English Language" adlı çalışmasında siyasetin doğası gereği yalanlar üzerine kurulduğunu belirtir. Bu durum, hangi siyasi ideoloji olursa olsun fark etmemektedir. Siyasetin içine girildiğinde yalan ve gerçek artık birbirine karışmıştır:

Siyasi dil - ve varyasyonlar, muhafazakarlardan anarşistlere kadar tüm siyasi partiler için geçerlidir - yalanları doğru ve cinayete saygılı kılmak ve saf rüzgara sağlam bir görünüm kazandırmak için tasarlanmıştır. Filozof Hannah Arendt, 1967 yılında Truth and Politics (Hakikat ve Politika) adlı makalesinde, doğruluk ve dürüstlüğün asla bir politikacının erdemleri arasında yer almayacağını, çünkü yalanın her zaman politikacıların gerekli ve haklı çıkarları olarak görüldüğünü belirtir.

Hannah Arendt’e göre gerçeklik dediğimiz olgular hiçbir zaman kişisel özelliklerimizden ve olaylara bakış açımızdan bağımsız değildir. Örneğin objektiflik kavramını sıkça kullanırız. Ancak objektif nasıl olunur? Objektif olmanın kriterleri nelerdir? Yaşadığımız sosyal, siyasal ve kültürel özelliklerimizi aşarak mı objektif oluruz? Objektif olduğu iddia edilen söylemler ne kadar objektiftir veya objektif olmak kendi içinde dürüst olmak mıdır?

Örneğin sosyal darwinizm, çevresel determinizm ve öjeni gibi kuramların ve uygulamaların, yaklaşık 100 yıl önce hem bilimsellik hem de pozitivizm gereği, “bilim insanını mekanik bir robot gibi, bulunduğu sosyalliğin tüm özelliklerinden sıyrılmış” olarak sunması ve bilimsel olarak kabul edilen bu uygulamalar objektif olarak yapılmamış mıdır?

Arendt, mevcut karmaşıklığın kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla daha da arttığını savunur. Geçmişte yalan, sadece karşı tarafı aldatmak ve ondan çıkar sağlamak amacıyla yapılırken, günümüzde tüm kitleleri kandırmak için de kullanılabilmektedir. Üstelik bu, çok daha profesyonelce yapılmaktadır.

Yuval Noah Harari, post-truth kavramını evrimsel perspektiften bakarak açıklamaktadır. Harari’ye göre hakikat, günümüzde, önceki asırlara göre daha kötü durumda değildir. Onun iddiasına göre hakikat sonrası dönem bizzat Homo sapiens’i temsil etmektedir. İnsanlığın ilk zamanlarından beri yaratmış olduğumuz gerçeklere inandık ve bu sayede çok farklı inançlar, düşünceler vb. ortaya çıktı. Peki bunları niçin yaptık? Birlikteliği sağlamak ve diğer bireylerle aynı görüşleri oluşturarak yaşama daha iyi tutunabilmek için.

Harari diğer araştırmacılardan farklı olarak post-truth kavramını geçmişe götürse de, bu kavram daha çok 21. yüzyıl için kullanılmakta ve kitle iletişim araçlarının yalanı hipergerçeklik yaparak sunduğu bir çağı temsil etmektedir. Post-truth, yalanın bizzat gerçekmiş gibi sunulduğu, hatta yalan atan kişilerin bile bu yalanları görmezden gelip ısrarla savunduğu bir dönem için kullanılıyor. Bu kavramı insanların ortaya çıktığı döneme götürdüğümüzde kavram kargaşaları ortaya çıkacaktır.

Örneğin Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” derken yalan mı atmıştır? Hayır! Sokrates bunu temellendirmeye çalışmış ve buna inanmıştır. Aynı şekilde Aristoteles, acaba dünya merkezli evreni formüle ederken inanmadığı halde inanmış gibi yaparak bizleri kandırmış mıdır? Bu da pek mümkün görünmemektedir.

Martin Heidegger, Varlık ve Zaman kitabında “varlık” kavramının üzerini çapraz bir şekilde çizer. Çünkü varlık derken neyi kastettiğimiz belirsizdir. Hangi varlıktan bahsediyoruz ve herkesin üzerinde uzlaştığı bir varlık anlayışı var mıdır? Varlık derken kastettiğimiz farklılıklar ve en önemlisi dilimizin ve bununla birlikte ortaya çıkan kavramlarımızın yetersizliği nedeniyle bunların üzerini çizmek zorundayız. Ancak Heidegger niçin varlık kavramını silmek yerine üzerini çizmiştir? Çünkü dilden ve kavramlardan başka kendimizi ifade edebileceğimiz bir başka olgu yoktur. Evet, objektifliğin üzerini çizebiliriz ancak daha iyi bir kavramımız olmadığı için ondan da tam anlamıyla vazgeçemeyiz.

Michael Marmot, tıpkı Orwell gibi, politikanın doğal olarak yalanlarla birlikte işlediğini ve bunun bir örüntü olduğunu belirtir. Marmot, tartışmanın bilimin tam merkezinde yer aldığını ancak karşıt ve daha güçlü bir argüman sunulduğunda, ilk iddiayı ortaya atanın bunu kabul etmek zorunda olduğunu söyler. Ancak siyaset tam olarak bu şekilde işlemez. Örneğin, küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğu konusunda bilim insanları arasında tartışma yoktur. Küresel ısınma ile ilgili tartışmalar daha çok içeriğiyle ilgilidir. Fakat bilim nesnel kanıtlarıyla bunu ispat etse bile, Trump veya kapitalistler bunun aksini savunurlar. Küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğu bilinmesine rağmen, bu yalanı çeşitli çıkarları için sürdürürler.

Amerikalı felsefeci Harry Frankfurt, On Bullshit (Saçmalık Üzerine) kitabında yalancılık ile saçmalamak arasında ayrım yapar. Yalancılık ve saçmalama ile ilgili şu örneği verebiliriz: Radyasyonun kanser yapmadığını iddia eden bir kişi, çeşitli verileri çarpıtarak kitleleri kandırabilir ve bunu yaparken kitle iletişim araçlarından çok iyi yararlanabilir. O kişiye, "Eğer radyasyon ile kanser arasında ilişki yoksa, siz radyasyonlu bir odaya girer misiniz?" diye bir soru sorulduğunda muhtemelen hayır yanıtını verecek veya kaçamak cevaplar üretecektir. Saçmalayan kişi, var olan yalanın yalan olduğuna inanmaz. Yalana gerçekmiş gibi inandığı için radyasyonlu odaya girer. Bu örnek, Trump’ın küresel ısınmaya verdiği cevaplarla da ilişkilendirilebilir. Trump saçmalamıyor, sadece yalan söylüyor.

Matthew d'Ancona, politikanın yalanlarla dolu olduğunu belirtir. Peki bunda şaşırtıcı olan nedir? Politikayı takip eden hemen herkes, hatta inandığı ideolojinin en militanı bile siyasette yalan olduğunu bir şekilde kabul eder. Ancona bunun yeni bir durum olmadığını, antik çağlardaki yönetimlerde de var olduğunu söyler. Ancak Ancona için asıl şaşırtıcı ve post-truth olan olgu, siyasetçilerin yalan söylemesinden ziyade halkın -bunu bilsin ya da bilmesin- yalana olumlu yaklaşmasıdır. Diğer bir ifadeyle, X partisinin söylemleri yalan olsa ve bunu takipçileri bilse de halk arasında yaygın olan “beyaz yalan” veya “vatan için yaptılar” gibi söylemler yalanın üstünü örtmektedir.

Hakikat ötesi ya da hakikat sonrası olarak adlandırılan bu kavramla birlikte artık rasyonellik, makullük ve sağduyu gibi kavramların etkisi azalmış, duyuların önemi artmış ve bilim insanları bile bu duruma ayak uydurmakta zorlanmıştır. En olumsuz sonuçlardan biri ise, en az lisans mezunu olan bireylerin bile bu yalanlara inanması ve yalan yaymasıdır. Artık sadece eğitim seviyesi düşük kişiler değil, eğitimli bireyler de bu sürece dahil olmuştur. Eğitim oranının gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artmasıyla birlikte, eğitimin kalitesindeki genel düşüşün de etkisi olduğu unutulmamalıdır. Maalesef üniversite mezuniyetinin sıradanlaştığı bir dönemde, bunlara alışmak yerine popüler bilim yoluyla mücadele edilmesi gerekmektedir.

Geçmişte yalan sadece karşıt olunan tarafı aldatmak ve ondan çıkar elde etmek amacıyla yapılırken, günümüzde tüm kitleleri kandırma adına da yapılabilmektedir. Gerçeğin Tutarlılık Teorisi
Gerçekliğin ne olduğu ve ona nasıl ulaşabileceğimiz konusunda çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan biri Gerçeğin Tutarlılık Teorisidir. Harold Joachim ve Brand Blanshard'ın öncülüğünü yaptığı bu teori, gerçeğin tutarlı önermeler arasında bulunması gerektiğini kabul eder. Başka bir deyişle, bir gerçeklik ancak kendi içinde tutarlı önermeler bütününden oluşmalıdır. Böylece geçerliliği ortaya konur. Var olan gerçekliğe ulaşma yöntemlerimiz arasında bazı farklılıklar olsa da, ortaya atılan bir iddianın karşılığı olan gerçek, mutlak olmasa bile tutarlılık sayesinde en makul olanla karşılaştırılarak en iyisine ulaşılmaya çalışılır. Bu teori, ontolojik gerçekliğe dayanmayan ve sadece epistemolojik bir temeli olan bir önerme için şunları iddia edebilir: Halüsinasyon gören kişi, gördüğü halüsinasyonu gerçek sanabilir ancak bunun dış gerçeklikle bir bağı yoktur. Bu nedenle halüsinasyon gören bir bireyin gördüklerinin doğru olmadığını engelleyen nedir? Çünkü halüsinasyonlar son derece tutarlı önermeler bütünü olabilir ve bu halüsinasyonu gören kişi, bunu gerçeklik teorisinin belirlediği kavramları aşmadan ispatlayabilir.

Bertrand Russell bu teoriyi eleştirmiştir çünkü her iki önerme birbirleriyle çelişse bile aynı anda doğru olabilir ve her bir önerme, gerçeklik olduğu ifade edilen sistemin tutarlı bir parçası haline gelebilir.

Pragmatik Hakikat Teorisi
Charles Peirce, William James ve Richard Rorty tarafından temsil edilen bu teoride önemli olan gerçekliğin ancak fayda ile ölçülmesidir. Bir önermenin veya kuramın doğruluğunu nasıl belirlemeliyiz? Ancak onun sağladığı faydayla. Pragmatizme göre bir bilimsel bilginin doğruluğunu kesin olarak bilebilir miyiz? Pragmatik Hakikat Teorisi bize bunun kesin olarak bilinemeyeceğini, bildiğimiz en önemli çıkarımın bir bilim topluluğunun geniş çevrelerince kabul edilmiş çeşitli kriterleri sağlaması ve gerçeğe en çok yaklaşan açıklamalar bütününün kabul edilmesi gerektiğini söyler.
Pragmatizm, tıpkı düalizmde olduğu gibi ikili karşıtlıkları reddeder; dünya ve zihin ya da eylem ve düşünce gibi. Bilgilerimizin doğruluğuna karar verebilmemiz için eylemlerle sınayıp en faydalı olanı seçmemiz gerekir. Burada asıl test edilen eylemlerdir. Bilgilerimizi eylemlerle faydalılık ölçütünde sınarız. Örneğin, büyük dahi Isaac Newton’un yer çekimi teorisi günümüzdeki kadar hassas değildir. Ancak Isaac Newton’un yasalarını kullanarak birçok teknolojik gereç üretiyoruz. Hatta Ay’a gönderdiğimiz roketleri bile Newton’un yasalarıyla gerçekleştiriyoruz. Bizden bağımsız var olan dış gerçekliğin durumunu kesin olarak Newton yasalarıyla bilemeyebiliriz; ancak sağlamış olduğu fayda ve kullanışlılığı pragmatizme göre bilginin doğru kabul edilmesini gerektirir.

Kısacası Pragmatik Hakikat Teorisini şu cümlelerle özetleyebiliriz: Bilgilerimizin doğruluğu ancak eylemlerimizin uyumluluğuna bağlıdır. Pragmatik anlayışın da bazı çıkmazları bulunmaktadır. Bizden bağımsız gerçekler olsa bile, pragmatizme göre biz onları bilmekten ziyade oluşturmaktayız.

Gerçeğe Çoğulcu Yaklaşım
Crispin Wright ve Michael Lynch gibi düşünürlerin desteklediği bir teoridir. Gerçek nedir? Gerçek bir fonksiyondur ve çok farklı şekillerde ortaya çıkar. Gerçeğin bu farklı tezahürleri sonucunda her bir gerçekliğin farklı kriterleri vardır. Başka bir deyişle, hakikat dediğimiz kavram belirsizdir. Örneğin, hakikat dediğimizde ne anlıyoruz? Acaba hakikat kavramı her bireyde ve toplumda aynı anlama mı gelmektedir?

Tıpkı Heidegger’in varlık kavramının üzerini çizerek yapı bozumuna uğratması gibi, hakikatin de üzeri çizilir ancak ondan tam anlamıyla vazgeçilemez. Herkes kendi oluşturduğu kriterler çerçevesinde haklıdır. Örneğin, bir toplumda var olan ensest ilişki ahlaksız bir davranış mıdır? Geçmişte gelişmiş Batı toplumlarında eşcinsellik bizzat bilim tarafından hastalık olarak görülüyordu. Ayrıca toplum tarafından da dışlanıyor ve aşağılanıyordu. Peki ne oldu da günümüzde hem bilim hem de gelişmiş ülkelerde eşcinsellere bakış daha olumlu olmaya başladı? İşte bize görünen bu değişim, zamanın, mekânın, toplumun ve benzeri kriterlerin zamanla değişmesi sebebiyledir. Her toplumun ahlaki yapısı ve hakikat anlayışı farklı olduğu için her şey hem görecelidir hem de çokludur. Siyasi gerçekler, bilimsel gerçekler, felsefi gerçekler, sanatsal gerçekler ve ahlaki gerçekler vardır; ancak bunlar bükülebilir ve bağlamına göre değişebilir.

Örneğin, bilimsel gerçeklerin görünüşte nesnel bir gerçekliğe karşılık geldiği kabul edilir ve olması gereken de budur. Peki, bilimsel söylemler yalnızca bizden bağımsız olan nesneleri, insanın duyusal süreçlerinden bağımsız olarak mı tanımlar? Çoklu hakikat anlayışına göre, bilimin içinde oluşan farklı paradigmalar aracılığıyla bilim insanları bu paradigmalar çerçevesinde olgulara yaklaşır ve ayrıca bilim yaparken çeşitli ön kabuller, yani inançlar etrafında olguları tanımlar.

Postmodern felsefe, çoğulculuğu ve göreceliliği savunması nedeniyle sert eleştiriler almaktadır. Postmodernizmin yıkıcı bir felsefi anlayış olduğu kabul edilir. Örneğin Daniel Dennett, postmodernistlerin yaptığı şeyin gerçekten kötü olduğunu ve gerçeği alaycı bir şekilde küçümseyen entelektüel tutumlarından sorumlu olduklarını söyler. McIntyre, postmodernist düşüncenin gerçek sonrası olgunun habercisi olduğunu belirtirken, d'Ancona gerçek sonrası dönemin temellerinin ve derin köklerinin postmodernist felsefede yattığını ifade eder. Postmodernistler ise "hakikat tektir" diyen modern anlayışın diğer gerçeklikleri silikleştirdiğini savunurken, "hakikat parçalı ve çokludur" der ve diğer unsurların görünmesinin neden kabul edilemez olduğu sorusunun cevabını talep ederler.

Sonuç
Jean Baudrillard artık simülasyon çağında yaşadığımızı savunur. Kitle iletişim araçları tarafından kontrol edilen görüntüler ve söylemler bize gerçeğin kendisini anlatmamaktadır. Anlatılan gerçek, üstü örtülerek istenilen forma getirilir ve bu durum hiper gerçeklik olarak tanımlanır. Irak Savaşı'nın görüntülerini yayımlayan büyük medya organları bize gerçekleri mi göstermiştir? Baudrillard buna katılmaz ve savaşın acısının alınarak, yani bir oyun gibi evlerimize ulaştırıldığını belirtir. Güçlü Amerikan ordusunun milyar dolarlık askeri ekipmanları medyada bolca yer almıştır. Iraklıların yaşadığı acılar ve 1 milyon insanın ölümü göz ardı edilerek yansıtılmıştır.

Yaşamımızda televizyon kadar etkili veya ondan daha güçlü olan sosyal medya, hiper gerçeklik yaratarak yalanların üzerini örtmekte ve menfaat ile çıkar savaşlarına dönüşmektedir. Bu hiper gerçeklikler sadece belirli grupları kapsamakla kalmayıp, sahte hesaplar ve sahte fotoğraflar kullanarak karşıt grupların arasına girip yalan bilgiler ve argo kelimelerle saldırmaktadır.

Artık ırkçılar, düz dünyacılar, aşı karşıtları ve çeşitli militan gruplar, sosyal medyanın sunduğu “özgürlük” sayesinde saçmalamalarını ve yalanlarını milyonlarca kişiye çok rahat ulaştırmaktadır. Şimdilik bunu engellemek mümkün görünmese de, nitelikli bilgilerle bu şarlatanlara karşı mücadele edilmelidir. Şarlatanlar ve kişisel çıkarlarına uygun propaganda yapanlar yetmezmiş gibi, bu alana eğitimli kitleler de eklenmiştir. Yukarıda anlattığımız yalanları ortaya çıkarmak kolay olsa da, asıl zor olan bilim adı altında yapılan ve bilime zarar veren kişilerin bazı açıklamalarıdır. Kişilerin günlük hayatları içinde bunları anlaması çok daha zor olabilmektedir. Ayrıca, halkın gözünde sahip oldukları “etiket” ve kendi uzmanlık alanlarındaki başarıları sebebiyle her alanda mesnetsiz açıklama yapma hakkını gören bu kişilerin kendi ideolojilerini bilimselmiş gibi anlatmaları tehlikelidir.