Örneğin gözetleme, özgürlük, otosansür, linguistizm, propaganda, anglosakson iktisadi sistemin çelişkileri gibi olguları distopik bir bakış ile yansıtan George Orwell’in kült romanı ‘1984’, yukarıda zikrettiğimiz toplumsal olguları tüm çıplaklığıyla sergileyen yapıtlardandır. Aynı şekilde Anthonny Burgess’in Altın Portakal’ı şiddet, apolitizasyon, kötülük, suç gibi kavramları mevcut toplumun yozlaşmışlıklarını dile getiren bir distopik metindir. Bu bakımdan, bu tür çelişkilerin, dönüşümlerin ayırdına ise; kendisini mevcut verili sistemlerden namevcut kılmış, düşünen, eleştiren, insanlığın iyiliğini varlık gayesinden üstün gören, sağlam bir ‘aydın ciddiyeti’ gerektiren müellifler varabilir ve ‘görebilir’. Bu nedenle Jose Saramago, insanlığın temel problemlerini ‘görmek’ duyusu üzerinden inşa eden aydın ciddiyetinde bir yazar olarak çağına ve çağımıza sesleniyor. Kabataslak olarak hikaye şöyledir; Adı belli olmayan bir ülkede (Saramago’nun gerek mekan gerekse de roman karakterlerine belirli bir isimlendirme yapmaması romanın ‘tüm insanlığa’’ seslenip ‘evrensel bir duyarlılık’ kaygısı taşıması bakımından önem arz ediyor.) bir adamın arabasının içinde aniden kör olmasıyla başlar. Kör olan adamın etraftan yardım istemesiyle beraber bir dizi olay gelişir ve adam doktora götürülür. Aynı şekilde doktor da kör olur ve körlük bir salgın gibi tüm şehre yayılır. Devlet yetkilileri epidemiyi engellemek adına tüm körleri belirlenmiş tecrit yerlerinde karantina altında tutar. Günde bir veya iki defa yemek verilen körler artık bu yemeği ‘eşit’ olarak paylaşmak zorundadırlar ve sayıları çok fazla olan körler için bu elbette imkansız olacaktır. Tam anlamıyla kendi aralarında bir ‘kör adaleti’’ tesis etmek zorunda kalacaklardı. Saramago, homoeconomicus’a göndermede bulunarak mülkiyet kavramı ve ilişki biçimlerinin insanı nasıl vahşileştirdiğini ‘gözümüze’ defaatle sokar. Körler koğuşunda bir tek gören vardır o da doktorun karısıdır ve tüm vahşete ‘çıplak gözleriyle’ şahit olmaktadır. Bir gün koğuşta yangın çıkar ve doktorun karısı yanındaki 6 körü bir şekilde ızdıraplar dolu olan eski akıl hastanesinden kaçırır. Saramago, bu apokaliptik dünyada ‘görme’nin iktidarını kadınlık üzerinden inşa eder ve adeta körler ülkesinin bütün trajedilerini kadınlığın omuzlarına yükleyerek bir çıkış yolu bulmaya çalışır. Nitekim doktorun karısı bu ‘körler cehenneminde’ kör gibi davranmaktan öte bir eylem gerçekleştiremeyecekti. Aksi halde kör olmadığı ortaya çıkarsa bu hem kendisinin hem de çevresindeki arkadaşlarının fevri davranmasına, kontrol edilemez bir kaosa neden olabilirdi. Saramago’nun ‘empati’ kavramını ustalıkla ele alış biçimi, romanın tahayyül edilen tasarımı ve kurgusal zeminin doğru ilerlemesi için hayati önem arz etmektedir. Doktorun karısı körler gibi davranacak; böylece açık verilmeyerek çevresinde beraber olduğu körlükten muzdarip arkadaşlarını güvenli bir alana yerleştirerek hayatta kalmalarını sağlayacaktı. Saramago, hikayenin sonunda iyimser bir tablo çizer ve kör olan kişiler tek tek görme duyusuna kavuşur. Bu bakımdan Portekiz’in dünyaya mal olmuş yazarı Jose Saramago’ya 1998’de Nobel Edebiyat Ödülü getiren, bir kara ütopya şaheseri ‘Körlük’ romanı, yaşadığımız çağı anlamak bakımından metaforik tavrı ile modernite kıskacındaki insana çok şey anlatıyor. Saramago’nun Körlük romanı, aynı zamanda pragmatist aydınlanmacı determinizme de ket vurarak, ‘insan insanın kurdudur’ gibi Hobbes’çu bir söylemi de yapıbozumsal olarak kritize eden distopik bir metindir. Saramago’nun tasvir ettiği dünyada kitleselleşen körlük metaforu, kendisini bir iktidar söylemi olarak inşa ediyor. Saramago, ‘gözümüzü’, ’bakışımızı’ bir yerlere çeviriyor ve ‘körlüğümüzün’ iktidarını ilan ediyor. Körleşen içgüdümüzle artık, basiretsiz bir çağda yaşıyoruz. Ve Saramago’nun hikayenin sonunda doktora söylettiği şu cümleler basiretsiz çağımıza sesleniyor: "Neden kör olduk bilmiyorum, bence biz kör olmadık, BİZ ZATEN KÖRDÜK, GÖREN KÖRLER Mİ, GÖRDÜĞÜ HALDE GÖRMEYEN KÖRLER...‘