Neydi VATAN?
Vatan, bir zamanlar kandan ve terden yoğrulmuş bir yemindi. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan bir subayın, “Ya istiklal ya ölüm” diyen bir milletin, 23 Nisan 1920’de açılan Meclis’in, Sakarya’nın ve Büyük Taarruz’un ardından 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in adıydı. Atatürk ve silah arkadaşları, parçalanmış bir imparatorluğun enkazından bağımsız, laik, ulusal egemenliğe dayalı bir devlet çıkardılar. Kurumlar milletin ortak malıydı; toprak, maden, fabrika, banka… Hepsi “kamu”nun, yani hepimizin elinde tutulacaktı. Bağımsızlık sadece bayrakta değil, ekonomide, kaynaklarda, kurumlarda da yaşayacaktı.
Şimdi o kurumlar nasıl satılıyor? Kamu İktisadi Teşebbüsleri yıllar içinde özelleştirildi, fabrikalar, limanlar, enerji santralleri el değiştirdi. Kalan stratejik varlıklar, bankalar, petrol ve doğalgaz şirketleri, telekomünikasyon, Borsa İstanbul, Eti Maden ve daha niceleri 2016’da kurulan Türkiye Varlık Fonu’na devredildi. Klasik varlık fonları (Norveç, Körfez örnekleri) bütçe fazlası, petrol geliri gibi birikmiş serveti yönetir. Türkiye ise cari açık ve bütçe açığı veren bir ülke. Fon, Sayıştay denetiminden muaf, özel hukuk hükümlerine tabi, şeffaflığı zayıf bir yapıya dönüştü; Cumhurbaşkanı Yönetim Kurulu Başkanı. Eleştirmenler onu “paralel bütçe”, “ikinci Hazine”, “yokluk fonu” ya da “darlık fonu” diye tanımlıyor. Milletin ortak varlıkları, Meclis ve kamu denetiminin dışına çıkarıldı; siyasi tercihlere ve borçlanmaya teminat olarak kullanılabilecek hale geldi. Bu, Cumhuriyet’in kurumsal mirasının sessiz el değiştirmesidir.
Topraklar da aynı kaderi paylaşıyor. Özelleştirilecek büyük işletme kalmayınca gözler kamu arazilerine, Hazine tarım arazilerine ve orman vasfını yitirdiği gerekçesiyle 2/B’ye çıkan alanlara çevrildi. Taşınmaz satışları bütçe hedeflerini aşıyor; her yıl milyarlarca liralık arsa ve arazi el değiştiriyor. Cumhuriyet’in “toprak milletin malıdır” anlayışı, ihtiyaç fazlası veya etkin kullanım bahanesiyle parçalanıyor. Yoksul köylünün, çiftçinin, gelecekteki neslin hakkı, ihale masalarında eriyor.
"Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!"
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Bu topraklar, üzerine basıp geçilecek bir meta değildi. Atatürk bunu çok iyi biliyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında, bölgelerin demografik olarak yabancılaştırılmasına karşı telgraflar çekmiş, “Arazi ve emlak, ancak Türklere satılacaktır. Yabancılarla Hristiyanların arazi sahibi olmalarına meydan verilmeyecektir” diye emretmişti. Cumhuriyet kurulur kurulmaz, 18 Mart 1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Kanunu’nun 87. maddesiyle yabancılara (gerçek ve tüzel kişilere) köylerde arazi ve emlak almaları kesin olarak yasaklandı. Bu, Cumhuriyet’in ilk büyük kanunlarından biriydi. 1934 Tapu Kanunu’nda da karşılıklılık şartı ve sıkı sınırlamalar getirildi; tarım arazilerinin yabancılara satışı fiilen engellendi, şehirlerdeki mülk alımları da dar tutuldu. Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde yabancı sermayeyi kanunlara uymak şartıyla kabul edebileceğini söylerken, “Burasını esir ülkesi yaptırmayız” diyerek kapitülasyon zihniyetine set çekmişti. Onun asıl derdi, topraksız Türk çiftçisini toprak sahibi yapmaktı; her Türk çiftçi ailesinin geçinebileceği toprağa sahip olması gerektiğini defalarca Meclis kürsüsünden vurgulamıştı. Vatan toprağı, şehit kanıyla sulanmış bir emanet olarak, yabancının malı olamazdı.
Bugün ise o yasaklar birer birer kaldırıldı. 2003’te 4916 sayılı kanunla, 2012’de 6302 sayılı kanunla mütekabiliyet şartı fiilen ortadan kalktı, yabancıların alabileceği arazi miktarı 2,5 hektardan 30 hektara (gerekirse 60 hektara) çıkarıldı. Köy arazileri, tarım toprakları, stratejik bölgeler yabancılara ve yabancılara yakın yerli ortaklıklara açıldı. Maden işletmeleri neden yabancıların ya da dar bir çevrenin eline geçiyor? Eti Holding’in parçaları 2000’lerde satıldı: Eti Krom Yıldırım Holding’e, Eti Bakır Cengiz’e, diğerleri benzer gruplara. Stratejik krom rezervleri, altın ve bakır sahaları özel ellerde. Kanadalı şirketler uzun yıllar altın madenlerini işletti; son dönemde bir kısmı çıkıyor ve sahalar yine iktidara yakın yerli holdinglere geçiyor. Asıl sorun milliyet değil: Değer zincirinin en alt halkasında kalmak, hammaddeyi işlenmeden ihraç etmek, çevresel maliyetleri kamuoyuna yüklemek ve kamu yararını ikinci plana itmek. Bor gibi stratejik kaynaklarda Eti Maden hâlâ devlet elinde (Fon bünyesinde) olsa da genel tablo, Cumhuriyet’in “madenler milletin ortak servetidir” ilkesinden uzaklaşıldığını gösteriyor. İşletme hakları, royalty’ler ve imtiyazlar üzerinden servet transferi yaşanıyor.
Yoksulluğun nedenleri de burada yatıyor. Resmi göreli yoksulluk oranları (medyan gelirin %50’si) %13 civarına düşmüş görünebilir. Ama enflasyon uzun yıllar yüksek seyretti (zirvelerde %80’leri aştı, yakın dönemde hâlâ %30’lar bandında), alım gücü eridi, gerçek hayat pahalılığı ve eşitsizlik derinleşti. Yolsuzluk algısı endeksinde Türkiye 100 üzerinden 31 puanla 180’i aşkın ülke arasında 124. sıralara geriledi; on yıl önce daha iyi bir konumdaydı. Kurumların şeffaflık kaybı, denetim eksikliği, kamu kaynaklarının siyasi ve kişisel çıkarlara yönelmesi yoksulluğu kalıcılaştırıyor. Varlık Fonu, milletin ortak servetini geleceğe yatırmak yerine, şeffaf olmayan bir güç aracına dönüştüğünde “varlık” olmaktan çıkıp “yoksulluk fonu”na evriliyor: Çünkü birikim halka dönmüyor, hesap verilebilirlik yok, refah geniş kesimlere yayılmıyor.
Vatan, bir zamanlar ortak sefaletten ortak bağımsızlığa yürüyen bir milletin adıydı. Şimdi kurumları, toprakları, madenleri ve umutları parça parça el değiştirirken, o yemin ne oldu? Cumhuriyet, sadece bir yönetim şekli değil, milletin kendi kaynaklarına ve geleceğine sahip çıkmasıydı. O sahiplik eridiğinde geriye kalan, acı bir sorudur:
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı.
Vatan neydi? Ve ne oldu?





