Sınıf Meydanda

BirGünBirGün•1 SAAT ÖNCE
AA

Hazırlayanlar: Melisa AY - Umut Can FIRTINA - Atahan UĞUR

Kapitalizmin merkez üssü Avrupa’da “refah devleti” makyajı akarken artan eşitsizliğe karşı öfkenin en net fotoğrafını görmek mümkün. 1980’lerden bu yana adaletsizliği derinleştiren neoliberalizm çökerken kıta genelinde aşırı sağın yükselişi ve giderek “normalleşmesi” bir siyasi sapma değil, sermayenin bizzat bilinçli bir tercihi haline geldi.

Artan sınıf öfkesini göçmen düşmanlığına ve kimlik siyasetine kanalize ederken solun düşmanlaştırılması, çöküşteki neoliberal düzeni faşizan yöntemlerle ayakta tutmanın en kullanışlı yolu haline geldi. Ancak, düşmanın ortak olduğu bu tarihsel eşikte sokaklarda aynı isyan yankılanırken çözüm de evrenselleşiyor.

∗∗∗

• FRANSA

Fransa, neoliberal saldırılara karşı direnişin en canlı örneklerinden biri. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron iktidarı, devasa bütçe açıklarını kapatmak ve sermaye gruplarına kaynak aktarmanın faturasını neoliberal dayatmalarla emekçilere ve çocuklarına kesiyor. Yaklaşık bir aydır protestolarını sürdüren lise öğrencileri, bugün hayat pahalılığına karşı düzenlenecek gösterilerde işçi sendikaları, Sarı Yelekliler, çiftçiler ve diğer toplumsal kesimlerle bir araya gelmeye hazırlanıyor. Ortak düşmana karşı öğrencilerin mücadelesi işçi sınıfının örgütlü gücüyle birleşiyor. Neoliberalizmin bu yapısal krizi genç kuşağı geleceksizlik sarmalına iterken iktidarın bu meşru taleplere çözümü ise şiddet yoluyla baskı altına almak ve sokağın sesine kulak veren solu şeytanlaştırmak oluyor. Genç ve göçmenler arasında her geçen gün zemin kazanan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) gibi sol hareketlerin “manipülasyon” ile suçlanması, egemenlerin taban hareketinin siyasallaşmasından duyduğu korkuyu yansıtıyor.

• ARNAVUTLUK

Fransa’dan kıtaya yayılan itirazın en sıcak merkezlerinden biri de Arnavutluk. Başkent Tiran başta olmak üzere ülke genelinde üniversite öğrencilerinin yüksek harçlara, yetersiz barınma koşullarına ve eğitimdeki ticarileşmeye karşı başlattığı boykot ve eylemler, kısa sürede toplumsal bir nitelik kazandı. Edi Rama hükümetinin kamu kaynaklarını imtiyazlı şirketlere aktardığı yönündeki yolsuzluk iddiaları, artan enflasyon ve derinleşen barınma kriziyle birleşince, öğrenci hareketi sokaktaki yoksul halkın da katılımıyla devasa hükümet karşıtı protestolara dönüştü. Hükümetin istifasının istendiği gösterilerde Eğitim Bakanlığı dahil hükümet binaları ve bankalar ateşe verildi.

• ARJANTİN

ABD’nin tekrar “arka bahçe” haline getirmek için açık müdahalelerine sahne olan Latin Amerika’da da benzer ekonomik programlar kitlesel direnişlerle karşılaşıyor. Arjantin, bu direnişin ve farklı toplumsal mücadeleleri birleştirme çabasının en somut örneklerinden birini sunuyor. Javier Milei hükümetinin 2023’ten bu yana uyguladığı sağlık, eğitim, emeklilik gibi temel hakları hedef alan “şok doktrini”, muhalefeti stratejik bir tartışmanın içine çekmiş durumda. Geçen ay Buenos Aires'te on binlerin katıldığı “Öfke Yürüyüşü” bugüne dek birbirinden kopuk ilerleyen öğrenci, kamu ve işçi direnişlerini ortak bir çağrıda birleştirmesi açısından kritik bir eşik oldu. “Neoliberalizmin laboratuvarı” Şili'de de ulaşım zamlarıyla başlayan ve sistem karşıtı bir anayasa talebine dönüşen toplumsal hafıza dayatmalara meydan okuyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğiyle mart ayında iktidara gelen sağcı Jose Antonio Kast’ın neoliberal ajandası, şimdiden sokaklarda büyük bir meydan okumayla karşı karşıya.

• HİNDİSTAN

Hindistan’da Başbakan Narendra Modi’nin faşizan iktidarı ile sermayenin kurduğu ittifaka karşı halk isyanı, küresel hak mücadelesinin en sıcak cephelerinden. Modi yönetiminin iktidarını koruma lehine 130 milyon seçmen kaydını silmesiyle başlayan süreç, ülke çapında geniş çaplı protestoların fitilini ateşledi. Milyonları fiilen eşit yurttaşlıktan aforoz eden bu hamleye karşı Yeni Delhi başta olmak üzere birçok kentte milyonlar sokakta. Üniversite mezunu işsizlik oranının yüzde 40'lara vardığı ülkede “Hamamböceği hareketi” etrafında Z kuşağının öncülüğünde başlayan hareket, ana muhalefet bloku lideri Rahul Gandhi ile sol-sosyalist partilerin desteğiyle Modi iktidarına meydan okumaya devam ediyor.

∗∗∗

DÜNYADA MÜCADELELER ÇOĞALIYOR, AMA ŞİMDİLİK BİRBİRLERİYLE BULUŞAMIYOR!

Doç. Dr. K. Cem ÖZATALAY - Sosyolog

Dünyanın farklı bölgelerinde son dönemde ortaya çıkan toplumsal hareketlere baktığımızda hem önemli ortaklıklar hem de dikkate değer farklılıklar görüyoruz. Kenya’da vergi artışlarına karşı başlayan protestoları, Nepal’de yolsuzluk ve siyasal ayrıcalıklara karşı gelişen gençlik hareketini, Fas’ta sağlık ve eğitim hizmetlerinin yetersizliğine karşı yükselen itirazları, Sırbistan’da bir altyapı felaketinden hareketle yolsuzluğu ve siyasal iktidarı sorgulayan öğrenci hareketini düşünelim. Bunlara Fransa’daki lise ve üniversite öğrencilerinin mücadelesini ve Arnavutluk’taki hükümet karşıtı protestoları da ekleyebiliriz. Elbette bundan bir buçuk yıl kadar önce Türkiye’de 19 Mart 2025’te başlayan öğrenci hareketini de bu bağlam içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Bu hareketlerin ortaya çıkış nedenleri, toplumsal bileşimleri, örgütlenme biçimleri ve talepleri birbirinden farklı. Ancak aralarında önemli bir ortaklık bulunduğunu düşünüyorum. Hepsi, gündelik yaşamın somut sorunlarından hareketle, bu sorunları üreten veya çözümsüz bırakan toplumsal ve siyasal güç ilişkilerini sorgulamaya yöneliyorlar. Başlangıçta belirli bir vergiye, eğitim politikasına, yolsuzluk olayına veya kamusal hizmetlerin yetersizliğine karşı ortaya çıkan itirazlar, bazı durumlarda daha genel bir düzen eleştirisine dönüşebiliyor.

Bence bu hareketlerin önemli bir bölümü, günümüz rejimlerini nitelemek için geliştirilmiş olan otoriter neoliberalizm ve geç faşizm literatürlerinin işaret ettiği tahakküm mekanizmalarının kesişiminde ortaya çıkıyor. Bu iki yaklaşımı birbirine rakip rejim tanımları olarak değil, günümüz kapitalizminin birbirini tamamlayan iki boyutunu anlamamızı sağlayan perspektifler olarak görüyorum. Otoriter neoliberalizm literatürü, sermaye birikiminin gerekleri doğrultusunda emeğin disiplin altına alınmasına, sendikasızlaşmaya, sosyal hakların aşındırılmasına ve demokratik karar alma mekanizmalarının sınırlandırılmasına içerdiği şiddet boyutuna dikkat çekerken; geç faşizm literatürü, toplumsal hoşnutsuzlukların milliyetçi, ırkçı ve cinsiyetçi siyasetler aracılığıyla yönlendirilmesine, belirli toplumsal kesimlerin dışlanmasına, düşmanlaştırılmasına ve böylece daha fazla sömürülmesine odaklanıyor.

Biliyorsunuz, bugün neredeyse tüm otoriter kapitalist rejimler, popülist söylemlerle kültürel kutuplaşmaları (bazen etnik ya da dini kimlikler etrafında bazen cinsiyet kimlikleri etrafında) oluşturmaya ve böylece sınıfsal sömürünün oranını farklı kesimler için artırırken, aslında hepsi sömürüye maruz kalan kesimlerin birleşmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Olağan zamanlarda bu model çalışıyor. Ta ki, bir hükümet politikasının, bir adaletsizliğin bardağı taşıran son damla işlevi görmesine dek… Bahsettiğimiz toplumsal hareketler böyle momentlerde patlak veriyor.

Türkiye’de son dönemde yaşanan işçi mücadelelerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Maden işçilerinin ödenmeyen ücret ve tazminatlarını alabilmek için gerçekleştirdikleri eylemleri, tekstil işçilerinin düşük ücretlere ve çalışma koşullarına karşı direnişlerini, inşaat işçilerinin en temel işçilik alacakları için verdikleri mücadeleleri düşünelim. Bu mücadelelerde dikkat çekici olan, işçilerin çoğu zaman yeni haklar kazanmaktan önce, zaten sahip olmaları gereken en temel haklarını elde etmek için sokağa çıkmak zorunda kalmaları. Üstelik sendikal örgütlenmenin önündeki engeller, işten çıkarılma tehdidi ve zaman zaman doğrudan kolluk müdahaleleri, bu mücadelelerin yalnızca işverenlerle değil, emek-sermaye ilişkilerini düzenleyen siyasal mekanizmalarla da karşı karşıya geldiğini gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye’deki işçi direnişlerini, gençlik hareketlerinden ayrı ve yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı mücadeleler olarak görmemek gerekiyor. İşçilerin bugün insanca yaşayabilmek için verdikleri mücadelelerle gençlerin güvenceli bir geleceğe sahip olma talepleri, aynı toplumsal ilişkilerin farklı boyutlarına işaret ediyor.

Diğer yandan, dünyanın farklı bölgelerinde gelişen toplumsal hareketlerde gençlerin de öne çıktığını görüyoruz. Fransa örneğinde liseli gençlik hareketin kıvılcımını çaktı örneğin- öne çıktığını tespit edebiliyoruz. Özellikle genç kuşaklar açısından eğitim yoluyla daha iyi bir işe, daha yüksek bir yaşam standardına ve daha güvenceli bir geleceğe ulaşılabileceği vaadinin giderek inandırıcılığını kaybetmesi bunda önemli rol oynuyor. Üniversite eğitimi almak, hatta yüksek niteliklere sahip olmak bile güvenceli bir yaşam kurabilmenin garantisi olmaktan çıkıyor. Barınma, sağlık, eğitim ve ulaşım gibi temel ihtiyaçların karşılanması giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla her ne kadar gündelik hayattaki somut bir durumdan, adaletsizlikten patlak verse de bu hareketleri yalnızca mevcut yaşam koşullarından duyulan hoşnutsuzluğa bağlamak doğru olmaz. Belki daha önemli olan geleceğe ilişkin beklentilerin de aşınmasıdır.

19 Mart hareketi üzerine bir grup doktora öğrencisiyle birlikte özellikle kendisini “muhafazakar ailelerin devrimci çocukları” döviziyle özdeşleştiren ve İstanbul’da yaşayan gençler nezdinde yürüttüğümüz araştırmada, bu rejimin kendisini yeniden üretme kapasitesinin sınırsız olmadığını da gördük. Bu gençlerin siyasal özneleşme süreçlerinde, kültürel kutuplaşma ikliminde ailelerinden devraldıkları değerlerle okulda, üniversitede ve arkadaşlık ilişkilerinde karşılaştıkları farklı yaşam biçimleri arasındaki çelişkiler kadar, farklı toplumsal ve kültürel kökenlerden gelen akranlarıyla benzer gelecek kaygılarını paylaşmaları da önemli rol oynuyordu. Güvencesiz bir gelecekle karşı karşıya olduklarını fark etmeleri, kendilerini birbirinden ayıran kültürel sınırları sorgulamalarına zemin hazırlarken, kolektif mücadele deneyimi bu sınırları aşarak ortak bir siyasal özneye dönüşmelerini mümkün kılıyordu.

Burada özellikle vurgulamak istediğim bir nokta var. Toplumsal hareketleri yalnızca önceden oluşmuş siyasal görüşlerin dışa vurulduğu alanlar olarak görmemek gerekiyor. Buralar aynı zamanda yeni siyasal öznelerin oluştuğu alanlardır. İnsanlar bir harekete yalnızca zaten belirli bir siyasal kimliğe sahip oldukları için katılmazlar; bazen hareketin içinde, başka insanlarla karşılaşarak, ortak deneyimler yaşayarak ve birlikte mücadele ederek siyasal olarak dönüşürler.

Bence dünyanın farklı bölgelerinde gelişen hareketlerin yeni bir siyasal alternatif yaratma ihtimalini değerlendirirken bu özneleşme süreçlerini dikkate almak gerekiyor. Çünkü ekonomik ve siyasal krizlerin varlığı, bu krizlerden etkilenen toplumsal kesimlerin kendiliğinden ortak bir siyasal özne oluşturacağı anlamına gelmiyor. Aynı toplumsal hoşnutsuzluklar bir yandan eşitlikçi ve özgürlükçü hareketleri beslerken diğer yandan milliyetçi, ırkçı ve otoriter siyasal yönelimlere de kaynaklık edebiliyor. Kapitalizmin krizinin kendiliğinden kapitalizm karşıtı bir alternatif yaratacağını düşünmek için hiçbir neden yok.

Ancak bu hareketler, farklı toplumsal kesimleri birbirinden ayıran sınıfsal, kültürel ve kimliksel sınırları aşmayı, ortak gelecek kaygılarını kolektif taleplere dönüştürmeyi ve mücadele içerisinde oluşan yeni dayanışmaları kalıcı örgütlenmelerle buluşturmayı başarabilirlerse, mevcut düzene gerçek bir alternatifin ortaya çıkmasının da önünü açabilirler. Üstelik böyle bir alternatifin önceden belirlenmiş bir programın etrafında şekillenmesi de gerekmiyor. Yeni bir toplumsal düzenin nasıl kurulabileceğine ilişkin fikirler, mücadele eden insanların birbirleriyle karşılaşmaları, deneyimlerini paylaşmaları ve ortak eylemleri içerisinde gelişebilir.

Elbette bütün bunlar, otoriterleşmenin devam ettiği, siyasal iktidarların toplumsal muhalefeti baskı altına alma kapasitelerini artırdığı koşullarda gerçekleşiyor. Ancak bence bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorun, farklı zamanlarda ve farklı mekânlarda ortaya çıkan mücadeleleri birbirine bağlayabilecek mekanizmaların henüz yeterince gelişmemiş olması. İşçilerin, öğrencilerin, kadınların, LGBTİ+’ların ve çevre mücadelelerinin farklı taleplerle, farklı yerlerde ve farklı zamanlarda harekete geçtiklerini görüyoruz. Bu mücadeleler kimi zaman birbirleriyle dayanışma ilişkileri kursalar da çoğunlukla birbirlerinden kopuk biçimde gelişiyor. Bir yerde yükselen mücadele, başka bir yerdeki mücadeleyle buluşamadan sönümlenebiliyor. Oysa farklı sömürü ve tahakküm biçimlerine karşı gelişen bu hareketlerin deneyimlerini birbirlerine aktarabilmeleri, ortak talepler oluşturabilmeleri ve aralarındaki dayanışmayı kalıcılaştırabilmeleri gerekiyor. Otoriterleşme koşullarında bu tür bağların kurulması ve korunması ise daha da güçleşiyor.

Bence yeni bir siyasal alternatifin ortaya çıkıp çıkamayacağı büyük ölçüde bu sorunun nasıl aşılacağına bağlı. Bunun için bütün mücadelelerin aynı anda gerçekleşmesi veya farklı hareketlerin kendi özgül taleplerinden vazgeçerek tek bir hareket içerisinde erimesi gerekmiyor. Asıl mesele, farklı zamanlarda ve mekânlarda gelişen mücadelelerin birbirlerinin deneyimlerinden beslenebilmelerini, kazanımlarını sahiplenebilmelerini ve ortak bir siyasal ufuk geliştirebilmelerini sağlayacak kalıcı ilişkilerin kurulması. Bugün eksik olan, mücadelelerin kendisi değil, bu mücadelelerin yarattığı birikimi ortak ve süreklilik taşıyan bir siyasal güce dönüştürebilecek örgütsel ve siyasal mekanizmalar. Bunların nasıl oluşacağı da bana kalırsa önümüzdeki dönemin en önemli sorularından biri.

K. Cem ÖZATALAY∗∗∗

BAŞKANLIK REJİMİ EZİYET EKONOMİSİ YARATTI

Prof. Dr. Öner GÜNÇAVDI - Ekonomist

Türkiye’de gelir eşitsizliği özellikle 2018 yılından sonra ciddi bir artış gösterdi. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi genellikle hukuk ve demokrasi bağlamında tartışıyoruz. Ancak bu yönetim tarzı açık şekilde eşitsizlikleri de besliyor. Büyümeden yararlanan kesimler azalıyor. Eşitsizlik AKP’nin iktidara geldiği dönemdeki seviyelere döndü. 24 yıllık süreç, toplum açısından kalıcı bir refah kazanımıyla sonuçlanmadı. "Eski Türkiye" söylemleriyle bir başarı tablosu çizilmeye çalışılsa da ekonominin nihai gayesi toplumsal refahtır ve bunun en temel göstergesi gelir adaletsizliğinin en aza indirilmesidir. Şu anda ise eşitsizlik giderek daha da artır.

NAS’TAN FONA

Son dönemde yaşanan fon krizi, gelir eşitsizliğini besleyen mekanizmaları çok daha görünür kıldı. Bu tablonun ilk adımı, 2021-2023’te Cumhurbaşkanı liderliğinde yürütülen Nas politikasıydı. Ardından Kur Korumalı Mevduat devasa bir servet transferine yol açtı. Arkasından patlak veren fon krizi bu çarpıklığı gözler önüne serdi. Bir bakanın kısa zamanda nasıl bu denli zenginleştiğini, biz iktisatçıların bile telaffuz etmekte zorlandığı meblağlarda bir servete ulaşıp devasa kazançlar elde ettiğini gördük. Orta ölçekli hiçbir sanayi işletmesi böylesi kârlar elde edemezken sistem 4 ayda inanılmaz servetlerin birikmesine zemin hazırlıyor. Bu çok ciddi yapısal bozulmanın işareti.

Ne yazık ki bu meseleler gündemde hak ettiği yeri bulamıyor. 3 yıl gibi uzun süreye yayılan enflasyonla mücadele politikalarının kaçınılmaz olarak gelir dağılımını tahrip eden sonuçları olur. İktidar bu sürecin toplum ve gelir adaleti üzerindeki yıkıcı etkilerini tamamen göz ardı ediyor. Oysa iktisat insanı merkeze almak zorundadır. Ama bizdeki insanlara eziyet ekonomisi haline geliyor.

Bu yaklaşım ekonomik doğruluğunun ötesinde, her şeyden önce ahlaki değildir. İktisatçılar ders kitaplarındaki kalıpları referans göstererek "Başka politika yoktur" diyebilir. Kitaplardaki formüller teknik sınırlar içinde tutarlı olabilir fakat teknik doğruluk, politikanın ahlaken meşru olduğu anlamına gelmez. Gelir dağılımı ve yoksulluk mevzubahis olduğunda kararların ahlaki boyutunu sorgulamak zorundayız. Asgari ücreti hedeflenen enflasyona göre %16-%20 artıracağınızı söyleyip gerçekleşen enflasyon %30 olduğunda ahlaki sorun çıkar.

Öner GÜNÇAVDIVAHŞİ SINIF

Meselenin bir de sosyolojik boyutu var. Karşımızda finansal kriz ortamından beslenerek akıl almaz boyutlarda servet biriktiren son derece vahşi yeni bir sınıf türedi. Bu birikimin büyüklüğüne inanmak güç, üstelik edinilen bu muazzam servet tamamen fuzuli alanlara, katlara, yatlara akıtılıyor. Bu durum, toplumsal ve iktisadi açıdan içinde bulunduğumuz tablonun vahametini gözler önüne seriyor.

Hızlı, reklamsız ve yapay zeka özetli haberler için mobil uygulamamızı indirin

Hızlı, reklamsız ve yapay zeka özetli haberler için mobil uygulamamızı indirin