Zafer TAŞKIN - Frankfurt

Almanya’da siyasal tartışmanın merkezindeki soru artık yalnızca aşırı sağın ne kadar oy aldığı değil. Asıl soru, aşırı sağın güç kazanmasını mümkün kılan toplumsal koşulların nasıl oluştuğu ve bu koşulların merkez siyaseti nasıl dönüştürdüğüdür.

Magdeburg’daki gelişme bu açıdan sembolik önem taşıyor. Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinden Tobias Rausch, 6 Ekim’de 82 oyun 48’ini alarak bir eyalet parlamentosunun ilk AfD başkanı oldu. AfD’nin 39, Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) ise 5 sandalyesi bulunuyor. BSW, Rausch’a oy verdiğini açıkladı. Buna rağmen Rausch’un aldığı 48 oy, iki partinin toplam sandalye sayısından dört fazla.

Gizli oylama nedeniyle bu ek oyların kimlerden geldiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak AfD ve BSW dışından oy geldiği açık. Bu oyların özellikle CDU içerisinden gelmiş olabileceği güçlü ihtimaller arasında. Eğer böyleyse, mesele yalnızca birkaç CDU milletvekilinin AfD’li bir adaya oy vermesi değildir. Daha önemli olan, aşırı sağın kurumsal normalleşmesinin yalnızca kendi seçmen tabanının büyümesiyle değil, merkez siyasetin bazı kesimlerinin de onunla arasındaki sınırları esnetmesiyle gerçekleşmesidir.

EKONOMİ VE SINIF SİYASETİ

Buradan daha temel bir soruya geçmek gerekiyor: Aşırı sağ neden böyle bir toplumsal karşılık bulabiliyor? Ekonomik çelişki neden kendiliğinden sınıf siyasetine dönüşmüyor?

Aşırı sağın yükselişini yalnızca propaganda, seçim stratejisi veya kültürel çatışmalarla açıklamak yetersizdir. Her siyasal hareket belirli toplumsal çelişkiler üzerinde yükselir. Almanya’da konut krizinden ücretlerin yaşam maliyetlerinin gerisinde kalmasına, sanayisizleşmeden güvencesiz çalışmaya, sosyal devletin daralmasından kamu yatırımlarının yetersizliğine kadar uzanan bir ekonomik baskı birikiyor. Buna savaş ve silahlanma harcamalarının artışı da ekleniyor.

Fakat burada önemli bir ayrım var: İnsanların belirli ekonomik koşullarda yaşaması ile bu koşulları belirli bir siyasal çerçevede anlamlandırması aynı şey değildir.

Ekonomik konum, kendiliğinden belirli bir siyasal bilinç üretmez. İnsanların yaşadığı güvencesizlik ile bu güvencesizliğin nasıl açıklanacağı arasında ideolojik ve siyasal bir mücadele vardır.

Tam da bu nedenle aynı toplumsal çelişki farklı siyasal sonuçlar üretebilir. Ücretlerin yetersizliği, konut maliyetleri veya sanayisizleşme sınıfsal bir sorun olarak görülebilir; fakat aynı sorunlar göç, ulusal kimlik veya kültürel çatışma üzerinden de açıklanabilir.

Sağın başarısı burada ortaya çıkar. Gerçek bir toplumsal hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmadan onun nedenini başka yerde gösterir. İşçi sınıfının veya alt gelir gruplarının yaşadığı sorunların kaynağı sermaye ile emek arasındaki ilişkilerde değil, göçmende, mültecide veya “yabancı”da aranır.

Böylece sınıfsal çelişki kültürel bir çatışmaya tercüme edilir.

Bu noktada CDU/CSU, SPD ve Yeşiller arasındaki gerçek siyasi farklılıkları göz ardı etmeden, son birkaç on yıldaki ortak ekonomik zemine bakmak gerekiyor.

Emek piyasasının esnekleştirilmesi, sosyal devletin yeniden yapılandırılması, özelleştirmeler, kamu yatırımlarındaki yetersizlik ve piyasa merkezli politikalar farklı hükümetler döneminde farklı biçimlerde sürdürüldü. Bunun toplumsal maliyetleri bugün daha görünür hale geliyor. Ancak siyasal sistem bu maliyetleri açıklamakta zorlandığında ortaya yalnızca ekonomik değil, ideolojik bir boşluk da çıkıyor. Yoksulluk bir sosyal politika sorunu olarak mı ele alınacak, yoksa yoksulun kendisi mi sorun haline getirilecek? Sanayisizleşmenin nedenleri ekonomik ve sınıfsal ilişkiler üzerinden mi tartışılacak, yoksa bunun bedeli başka toplumsal gruplara mı yüklenecek? Savaş ve silahlanma kamu kaynaklarının kullanımı açısından mı sorgulanacak, yoksa savaşa itiraz edenler mi şüpheli hale getirilecek?

SOL NEDEN SAVUNMADA?

Buradaki mesele yalnızca seçim hesabı değildir. Toplumdaki çelişkilerin hangi kavramlarla açıklanacağına ilişkin bir hegemonya mücadelesidir. Aşırı sağın gücü, insanların yaşadığı gerçek sorunları inkâr etmesinden çok, bu sorunlara başka bir neden ve başka bir düşman göstermesinde yatar.

Tam bu noktada Sol Parti’nin (Die Linke) sorunu ortaya çıkıyor.

Solun karşı karşıya olduğu mesele yalnızca AfD’ye karşı çıkmak veya onun söylemlerini teşhir etmek değildir. Daha temel mesele, toplumdaki maddi hoşnutsuzluğun yeniden sınıfsal ve toplumsal bir siyasal perspektifle örgütlenip örgütlenemeyeceğidir.

Çünkü sınıf siyaseti yalnızca “ekonomik sorunlardan” söz etmek değildir. İnsanların yaşadığı sorunlar arasında ortak bir çıkar ilişkisi kurmak ve bu ortaklığı siyasal bir özneye dönüştürmek gerekir.

Konut, ücretler, çalışma koşulları, sosyal devlet, kamu hizmetleri, sanayi ve savaş-barış meseleleri bu nedenle birbirinden kopuk başlıklar değildir. Bunlar toplumdaki kaynakların, risklerin ve maliyetlerin kimler arasında nasıl dağıtıldığı sorusuyla ilişkilidir.Sol bu bağlantıyı kuramadığında, sağın kurduğu bağlantılar siyasetin alanını doldurur.

Bu nedenle antisemitizm tartışması da doğru bir ayrım üzerinden ele alınmalıdır. Yahudilere yönelik düşmanlık, komplo teorileri ve Yahudilerin kolektif olarak suçlanması hangi siyasi çevreden gelirse gelsin reddedilmelidir.Ancak antisemitizm ile İsrail hükümetinin politikalarının eleştirisini birbirine eşitlemek de yanlıştır. Bir devletin askeri veya dış politikasını eleştirmek kendiliğinden Yahudilere yönelik düşmanlık değildir. Gazze’deki sivil ölümlere tepki göstermek veya Filistinlilerin yaşam hakkını savunmak da tek başına antisemitizm değildir. Belirleyici olan eleştirinin içeriği ve hedefidir.

Yahudileri İsrail hükümetinin politikalarından kolektif olarak sorumlu tutmak başka, İsrail hükümetinin belirli bir politikasını eleştirmek başkadır. Antisemitizm de yalnızca solun içinde aranabilecek bir olgu değildir; ölçüt siyasi kampa göre değişmemelidir.

Solun görevi antisemitizme karşı açık bir çizgi geliştirmek, fakat kendisini sürekli olarak savunma pozisyonunda tanımlamamak olmalıdır. Aksi halde siyasetin merkezi, insanların gündelik maddi sorunlarından kültürel ve ahlaki suçlamalara kayar.

Berlin’de Die Linke'nin yükselişi bu açıdan önemli. 20 Eylül'deki seçimlerde Die Linke’nin güçlü bir birinci parti konumuna gelmesi, toplumsal hoşnutsuzluğun tek bir siyasal yöne mahkûm olmadığını gösteren önemli bir örnek. Konut, ücretler, sosyal adalet, kamu hizmetleri ve yaşam maliyeti gibi meseleler doğrudan insanların maddi yaşamına dokunuyor. Buradan şu sonuç çıkmaz: Ekonomik sorunlar varsa seçmen zorunlu olarak sola yönelir. Tam tersine, Berlin örneğinin asıl önemi bunun tersini göstermesidir. Maddi koşullar siyasal sonucu otomatik olarak belirlemez; bu koşulların nasıl örgütlendiği ve hangi siyasal anlamla ifade edildiği belirleyicidir.Aynı ekonomik çelişki sağ tarafından milliyetçiliğe ve yabancı düşmanlığına, sol tarafından ise sosyal haklar, emek ve yeniden bölüşüm taleplerine tercüme edilebilir. Mesele tam da bu siyasal tercüme mücadelesidir.

HOŞNUTSUZLUĞUN ANLAMI

Almanya’daki temel soru yalnızca AfD’nin ne kadar büyüyeceği değildir. Asıl soru, toplumdaki gerçek hoşnutsuzluğun hangi siyasal yöne çevrileceğidir. Aşırı sağın yükselişi, kapitalist toplumun ürettiği çelişkilerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tersine, bu çelişkilerin farklı bir siyasal biçimde ifade edildiğini gösterir. İşsizlik bireysel başarısızlık olarak değil çalışma hayatının yapısal bir sorunu olarak; konut krizi yalnızca arz-talep meselesi değil toplumsal bir hak olarak; sanayisizleşme kaçınılmaz bir zorunluluk değil, maliyetleri toplumun farklı kesimlerine dağılan bir dönüşüm olarak.