HABER MERKEZİ
SOL Parti Ekoloji Çalışma Grubu, İstanbul’da etkili olan yoğun yağışların can kayıplarına ve büyük yıkıma yol açmasına ilişkin açıklama yayımladı. Yaşananların yalnızca aşırı yağışla açıklanamayacağına dikkat çekilen metinde, AKP iktidarının rant odaklı kentleşme politikalarının İstanbul’u felaketlere açık hâle getirdiği vurgulandı. Dere yataklarının imara açılması, su havzalarının tahrip edilmesi ve betonlaşmanın artmasına tepki gösterilerek “Rant için değil, halk için kentler” çağrısı yapıldı.
“İstanbul’da yağışın kentsel felakete dönüşmesi, ranta dayalı kent politikalarının sonucudur” başlıklı açıklamada, “Yaşananlar yalnızca aşırı yağışın değil, yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının da sonucudur” ifadelerine yer verildi.
“Bunların mazereti bitmez” sözlerinin yer aldığı açıklamada, “Bugün yaşadığımız felaketler, doğayı ve bilimi yok sayan bu anlayışın sonuçlarıdır. Rant odaklı kentleşmeye son verilmesini; dere yataklarının, su havzalarının, ormanların ve tarım alanlarının korunmasını; kentlerin bilimsel, kamucu ve ekolojik ilkeler doğrultusunda yeniden planlanmasını istiyoruz. Seçilmiş yerel yönetimlerin demokratik işleyişinin güvence altına alınmasını, kamusal hizmetlerin siyasi müdahalelerden bağımsız biçimde sürdürülebilmesini savunuyoruz. Rant için değil, halk için kentler!” denildi.
Açıklamanın tam hali şu şekilde:
"Birkaç gün önce başta İstanbul olmak üzere ülkenin birçok kentinde etkili olan yoğun yağış, doğa olaylarının nasıl toplumsal felaketlere dönüştürüldüğünü bir kez daha gösterdi. İstanbul’da can kayıpları yaşandı, insanlar kayboldu, binlerce ev ve iş yeri su altında kaldı, araçlar sürüklendi, yollar çamurla kaplandı. Yaşananlar yalnızca aşırı yağışın değil, yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının da sonucudur.
BUNLARIN MAZERETİ BİTMEZ!
İktidar temsilcileri yaşananları ‘son yılların en büyük yağışı’ diyerek açıklamaya çalışıyor. Oysa asıl sorulması gereken, yoğun yağışın neden kentlerde böylesine büyük bir yıkıma yol açtığıdır. İklim krizinin etkileri giderek ağırlaşırken kentleri bu koşullara karşı dirençli hâle getirmek kamusal bir sorumluluktur. Ancak AKP iktidarı, bilimi ve planlamayı esas almak yerine rantı, inşaat sermayesinin çıkarlarını ve doğanın metalaştırılmasını önceleyen politikalarını sürdürüyor.
Son yirmi yılda kentlerimiz, yaşam alanları olmaktan çıkarılıp sermayenin kâr alanlarına dönüştürüldü. Dereler imara açıldı, tarım alanları yapılaşmaya kurban edildi, ormanlar ve su havzaları yapılaşma baskısı altına alındı. Betonlaşma arttı, yeşil alanlar azaldı, kentlerin doğal su akışını sağlayan ekolojik sistemler tahrip edildi. Bugün yaşadığımız felaketler, doğayı ve bilimi yok sayan bu anlayışın sonuçlarıdır.
İstanbul’da bir yandan yeni imar alanları açılırken diğer yandan Bakanlık ve TOKİ eliyle tarım alanlarına, su havzalarına ve dere yataklarına büyük konut projeleri inşa ediliyor. Sazlıdere Barajı ve çevresinde Kanal İstanbul kapsamında yürütülen yapılaşma, su varlıklarını ve ekolojik dengeyi tehdit eden bu anlayışın en somut örneklerindendir. Bir tarafta su havzaları yapılaşmaya açılırken diğer tarafta sel felaketlerinin ardından yurttaşlara geçmiş olsun mesajları veriliyor.
Maltepe’de bir binanın çökmesi, derelerin yapılaşmaya açılması, su havzalarının tahrip edilmesi birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunların ortak noktası, kamusal yararın ve yaşam hakkının yerine rantın geçirilmesidir. Doğayı sermayenin sınırsız kullanımına açan bu düzen, hem kentleri hem de kentlerde yaşayan milyonlarca insanın yaşamını güvencesiz hâle getiriyor.
İstanbul’da yaşanan felaket, kent yönetiminin ve afetlere hazırlık süreçlerinin nasıl ele alınması gerektiğini de ortaya koyuyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetiminin ve çok sayıda belediye personelinin tutuklu bulunması, seçilmiş yerel yönetimlerin çalışma kapasitesini zayıflatan ve kamusal hizmetlerin yürütülmesi açısından ciddi kaygılar yaratan bir tablodur. Yerel yönetimlerin demokratik işleyişinin ve kurumsal kapasitesinin korunması, kentlerin afetlere hazırlanması ve kriz anlarında etkili biçimde müdahale edebilmesi açısından önemlidir. Bu nedenle seçilmiş yöneticilere ve belediye çalışanlarına yönelik tutuklamalar, yalnızca bir hukuk ve demokrasi meselesi olarak değil, kentlerin yönetimi ve halkın kamusal hizmetlere erişimi bakımından da değerlendirilmelidir.
Elbette İstanbul’da yaşanan felaketin nedenleri yalnızca mevcut belediye yönetiminin koşullarıyla açıklanamaz. Kentin yıllardır süren plansız büyümesi, merkezi iktidarın imar politikaları, tahrip edilen ekosistemler ve yetersiz altyapı gibi yapısal sorunlar bütünlüklü biçimde ele alınmalıdır. Afetlere hazırlık, merkezi ve yerel yönetimlerin sorumluluklarını yerine getirdiği, bilimsel verilerin esas alındığı ve kamusal kaynakların halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı bir anlayışla mümkündür.
YARA SARMAK DEĞİL, FELAKETLERİ ÖNLEMEK GEREKİYOR!
Türkiye’de sağ iktidarlar, kentleri bilimsel, kamusal ve ekolojik bir anlayışla planlamak yerine imar rantını büyüten politikaları tercih etti. Oysa sağlıklı kentler; dere yataklarının korunduğu, su havzalarının yapılaşmaya açılmadığı, tarım alanlarının ve ormanların güvence altına alındığı, yeşil alanların artırıldığı ve ulaşımın kamusal ihtiyaçlara göre planlandığı kentlerdir.
İklim krizi karşısında kentlerin dayanıklılığını artırmak, yalnızca afet sonrasında yardım ulaştırmakla değil, felaketlere yol açan politikaları değiştirmekle mümkündür. Bunun için bilimsel kent planlaması, güçlü kamusal altyapı, etkin denetim ve ekolojik bütünlüğün korunması temel alınmalıdır. Afet riskleri bilimsel verilerle belirlenmeli, gerekli önlemler alınmalı ve kentlerin geleceği sermayenin çıkarlarına göre değil, halkın ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının sorumluluğu, felaketlerin ardından açıklamalar yapmakla sınırlı değildir. Asıl sorumluluk, doğayı ve yaşam alanlarını korumak, bilimsel planlamayı esas almak ve kamusal denetimi sağlamaktır. İstanbul’da derelerin yapılaşma baskısı altına girdiği, su havzalarının tehdit edildiği bir ortamda yaşananları yalnızca olağanüstü yağışlarla açıklamak, sorumlulukları gizlemekten başka bir işe yaramaz.
6 Şubat depremlerinden iş cinayetlerine, sellerden orman yangınlarına kadar her felaketin ardından aynı sözleri duyuyoruz: ‘Devletimiz gereğini yapacaktır.’ Oysa halkın ihtiyacı, felaketlerden sonra verilen sözler değil; önlenebilir ölümlerin yaşanmadığı, güvenli ve sağlıklı yaşam alanlarıdır.
DOĞA RANTIN DEĞİL, YAŞAMIN PARÇASIDIR!
Kentlerimizi sermayenin kâr hırsına teslim eden, doğayı bir kaynak deposu olarak gören, halkın yaşam hakkını ikinci plana atan bu anlayışı kabul etmiyoruz. Ekolojik yıkımın ve afetlerin bedelini en çok emekçiler, yoksullar ve kentlerin en kırılgan kesimleri ödüyor. Bu nedenle ekoloji mücadelesi, aynı zamanda kamusal yaşamı, toplumsal eşitliği, demokratik hakları ve halkın yaşam hakkını savunma mücadelesidir.
Rant odaklı kentleşmeye son verilmesini; dere yataklarının, su havzalarının, ormanların ve tarım alanlarının korunmasını; kentlerin bilimsel, kamucu ve ekolojik ilkeler doğrultusunda yeniden planlanmasını istiyoruz. Seçilmiş yerel yönetimlerin demokratik işleyişinin güvence altına alınmasını, kamusal hizmetlerin siyasi müdahalelerden bağımsız biçimde sürdürülebilmesini savunuyoruz.
Rant için değil, halk için kentler! Doğayla uyumlu, sağlıklı ve güvenli bir yaşam herkesin hakkıdır.”



