İki hidrojen ve bir oksijen atomunun birleşimi, gezegen için en hayati kaynağı oluşturuyor. Dünyaya “Mavi gezegen” unvanını kazandıran su, tüm canlıların hayatını şekillendiriyor. Dünyadaki toplam su miktarının kabaca 1,4 milyar kilometreküp olarak hesaplandığı belirtiliyor.
Bu miktarın yüzde 97,5’i okyanuslarda ve denizlerde tuzlu su olarak bulunuyor. Arta kalan ve sadece yüzde 2,5 oranına ulaşan kısmı ise tatlı su miktarını oluşturuyor. İçilebilir kimyasal ya da fiziksel özelliklere sahip tatlı su miktarının da yüzde 68,7’si kutuplarda ve yüzde 30,1’i yeraltında bulunuyor.
Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde 1992 yılında gerçekleşen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda ilk kez Dünya Su Günü kutlamaları gündeme geldi. BM Genel Kurulu’nun 22 Mart 1993 tarihinde kabul etmesiyle bu tarih her yıl Dünya Su Günü olarak kutlanmaya başlandı. Dünya Su Günü; iklim değişikliği, hızlı nüfus artışı ve kontrolsüz tüketim nedeniyle tatlı su kaynakları üzerindeki baskının artışını gündeme taşıyor.
Dünyanın toplam su varlığının yüzde 1,2’sinden daha az miktardaki erişilebilir tatlı su kaynakları; başta kirlilik, kuraklık, iklim değişikliği, nüfus artışı, su kayıpları, sürdürülebilir olmayan aşırı kullanımlar gibi pek çok tehditin baskısı altında. Suyun kalite ve miktar olarak uygun ve erişilebilir olması; gıda güvenliği, enerji arzı, çevre, ekosistemlerin ve diğer canlıların su gereksiniminin karşılanması, sürdürülebilir kalkınma ve insanlığın geleceği için son derece önemli. Suyun önümüzdeki yıllarda en stratejik doğal kaynaklardan biri hâline geleceği gerçeği göz önünde dururken sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı da su kaynaklarını korumak ve su kirliliğini önlemek olacak.
BM verilerine göre gezegende yaklaşık 2,2 milyar insan güvenli içme suyuna düzenli erişemiyor. Küresel nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyar kişiye yaklaşması beklenirken, bu durumda su talebinde yüzde 20 ile 30 oranında artış yaşanacağı öngörülüyor. İnsanların bireysel tüketiminin yanı sıra sanayi, enerji üretimi ve tarım sektörlerinin gösterdiği gelişim su tüketimini de hızla artırıyor. Tüketimde hız kazanan bu artış, özellikle kurak bölgelerde görülen su stresini günlük yaşamda giderek daha belirgin hâle getiriyor.
Küresel ölçekte su kaynaklarının korunması artık yalnızca çevresel bir mesele değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal ve jeopolitik bir konu olarak görülüyor. Suyun enerji, gıda ve sanayi politikalarıyla birlikte ele alınması gereği, ülkelerin, kurumların ve şirketlerin eylem planlarındaki taahhütleri de şekillendiriyor. Bu nedenle BM tarafından ilan edilen Dünya Su Günü, yalnızca farkındalık oluşturmakla kalmayıp, sürdürülebilir su yönetimi konusunda ortak bir hareket çağrısı niteliği taşıyor.
Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre yıllık ortalama yağış miktarının yaklaşık 574 milimetre olduğu Türkiye’de, bu miktarın 450 milyar metreküp suya denk geldiği belirtiliyor. Türkiye’nin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar metreküpe ulaşıyor. Ancak Türkiye, “su stresi yaşayan ülkeler” kategorisinde yer alıyor ve bu nedenle ülke su havzalarının korunması ve sürdürülebilir şekilde kullanılması hayati önem kazanıyor. Su verimliliği politikalarının güçlendirilmesi, tarımda modern sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ve atık suyun geri kazanımı konuları öncelikli hale geliyor.
Dünyada su kaynakları üzerindeki baskının en önemli nedenlerinden biri olarak iklim değişikliği öne çıkıyor. Su stresi yaşanan bölgelerde kuraklık ve yağış alan bölgelerde sel riski artıyor. Küresel ölçekte su kullanımının yaklaşık yüzde 70’i tarım sektöründe gerçekleşiyor. Türkiye’de ise kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının 2022 yılı için bin 313 metreküpe düştüğü ve bu miktarın 2030 yılından sonra bin metreküpün altına düşebileceği belirtiliyor.





