İnternet medyasının son yirmi yılına damga vuran tek bir sihirli kelime vardı: Trafik.

Haber merkezlerinde kurulan devasa analitik ekranları, hangi başlığın kaç bin kez tıklandığını saniyesi saniyesine gösteren grafikler ve okuru sayfaya çekebilmek için taklalar atan o meşhur

"clickbait" (tıklama tuzağı) dili... "Bakın ne oldu?", "Görenler gözlerine inanamadı!"

gibi merak tacirliği yapan başlıklar dijital yayıncılığın en büyük günahıydı belki; fakat ortada hala yürüyen bir takas mekanizması vardı: Okur bir bağlantıya tıklar, siteye girer, reklamı görür ve yayıncı da o içeriği üretmek için harcadığı emeğin, zamanın ve telifin karşılığını bir şekilde alırdı.

Bugün ise medya dünyası, tıklama tuzaklarını bile mumla aratacak çok daha köklü ve sessiz bir devrimin eşiğinde:

"Sıfır tıklama"

dönemi.

Arama motorlarının ve yapay zeka asistanlarının hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte bilgiye erişim alışkanlığımız radikal biçimde değişti. Artık kimse bir konuyu merak ettiğinde bağlantılar arasında gezinmiyor, kaynak siteleri tek tek açmıyor. Yapay zeka, onlarca haber merkezinin, araştırmacı gazetecinin ve bağımsız yazarın günlerce emek vererek ürettiği içerikleri saniyeler içinde tarıyor; damıtıyor, üç maddelik steril bir "özet" haline getirip kullanıcının önüne bırakıyor. Ne bir siteye giriş yapılıyor ne bir reklam görüntüleniyor ne de o bilginin arkasındaki editörün adı hatırlanıyor.

Burada okur tarafını da anlamak ve hak vermek gerek elbette. Akşam tuttuğunuz takımın maçı saat kaçta, hangi kanalda yayınlanacak ya da ilk 11’de kimler sahaya çıkacak diye bakarken; 30 sayfalık içi boş bir fotogaleriye mahkum edilmekten, her slaytta açılan tam ekran reklamlarla boğuşmaktan hepimiz illallah ettik. Kullanıcının bu eziyetten kaçıp yapay zekanın sunduğu o iki satırlık hap bilgiye sığınması son derece insani ve anlaşılır bir refleks.

Fakat çözüm, yayıncılığı tamamen devreden çıkarıp kaynağı kurutmak olamaz. Yapay zeka bu basit bilgiyi bize birkaç saniyede verirken, o bilginin alındığı asıl mecraya da görünür, adil ve tıklanabilir bir referans kapısı açmak zorunda. Kullanıcıyı bezdiren hantal fotogalerilere geri dönmeyelim, evet; ama o bilgiyi saniyeler içinde derleyen muhabirin, editörün ve kurumun hakkını da tek bir yapay zeka özetine kurban etmeyelim. Hem okurun hız ihtiyacını karşılayan hem de asıl kaynağa hak ettiği trafiği yönlendiren dengeli bir model kurmadığımız takdirde, kaybeden sadece yayıncılar olmayacak.

Çünkü ilk darbeyi okurun bilişsel derinliği alıyor. Sadece özetlerle ve 30 saniyelik derlemelerle beslenen yeni bir kitle doğuyor. Bağlamından koparılmış, nüansları törpülenmiş, arka planı ve çelişkileri yok edilmiş bir bilgi akışı bu. Oysa gerçek, çoğu zaman üç maddelik bir yapay zeka özetine sığmayacak kadar karmaşık, pürüzlü ve ayrıntılarda saklıdır. Derinleşmeyi unutan, fikri takipten kopan ve her meseleyi hap formatında tüketmeye alışan zihinler; manipülasyona ve algoritmik yönlendirmelere en açık zihinler haline geliyor.

İkinci ve asıl varoluşsal darbe ise bizzat medyanın kalbine iniyor. Bir haberi sahada takip eden muhabirin yol masrafını kim karşılayacak? Dosya haber hazırlamak için haftalarca resmi belgeleri tarayan araştırmacı gazetecinin telifini kim ödeyecek? Yapay zeka sistemleri, medyanın ürettiği havuzdan beslenen devasa birer parazite dönüşürken, o havuzu dolduranlara hiçbir ekonomik değer geri dönmüyor. Tıklamanın bittiği yerde gelir, gelirin bittiği yerde ise nitelikli gazetecilik barınamaz.

Tarladaki ürünü toplayıp sofraya hazır getiren ama tohumu eken çiftçiye zırnık koklatmayan bir dijital ekosistem sürdürülebilir değildir. Eğer kaynaklar kurursa, yapay zekanın özetleyeceği orijinal bir bilgi de kalmayacak; geriye sadece makinelerin birbirinden kopyalayıp yeniden ürettiği sentetik bir bilgi çöpü kalacak.

"Özet çağı" bize hız vadetti ama hafızamızı ve derinliğimizi rehin alıyor. Şimdi durup sorma sırası bizde: Ekrandaki o üç maddelik pratik cevabı okuyup geçerken, aslında arkasında neleri görünmez kılıyoruz? Kaynağına gitmediğimiz her bilgiyle, gerçeğin üretildiği o son kaleleri de kendi ellerimizle kurutuyoruz.