Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Altuğ Günal, Türkiye'nin Ege Denizi'nde ilan ettiği NAVTEX'lerin ne anlama geldiğini ve olası yansımalarını AA Analiz için kaleme aldı.
***Türkiye’nin 2025 Eylül ile 2026 Ocak ayında yayımladığı ve Milli Savunma Bakanlığı (MSB) tarafından “süresiz” olduğu teyit edilen NAVTEX duyuruları, Ege Denizi’ndeki statüko ve deniz yetki alanları tartışmalarında teknik bir ilan olmanın ötesine geçen, stratejik bir hamle olarak okunmaktadır. İlk bakışta “denizcilik emniyeti” kapsamında rutin bir duyuru gibi görünen NAVTEX'ler, Türkiye-Yunanistan arasındaki ihtilaflı deniz alanlarında fiilen bir “itiraz kaydı, alan yönetimi iddiası ve uluslararası kamuoyuna pozisyon anlatma aracı” işlevi taşır hale gelebilmektedir.
NAVTEX’in teknik doğası ve dönüşümü
NAVTEX, Küresel Deniz Tehlike ve Güvenlik Sistemi (GMDSS) içinde gemilere seyir emniyeti amacıyla yapılan bir kıyısal uyarı yayınıdır. Normal koşullarda belirli bir bölgede, belirli bir tarihte yapılacak faaliyetler nedeniyle denizcileri bilgilendirir. Bu nedenle aslında tek başına kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge veya egemenlik sınırı yaratmaz; uluslararası hukuk bakımından bir “sınırlandırma” anlaşması ya da işlemi de değildir.
Bununla birlikte, Ege Denizi gibi ihtilaflı ve her adımın itiraz/karşı itiraz döngüsüne girdiği coğrafyalarda NAVTEX, fiiliyatta ikinci bir katman üretebilmektedir. Bu tür ilanlar, yayımlayan devletin alan yönetimi iddiasını uluslararası anlamda görünür kılar ve ihtilaflı devlet(ler)e mesaj içerebilir. Dolayısıyla hangi alan için, ne kadar süreyle ve hangi siyasi bağlamda yayımlandığına bağlı olarak NAVTEX, teknik amacının çok ötesine geçerek, siyasi bir enstrümana da dönüşebilmektedir.
Tartışmaya neden olan NAVTEX'lerin anlamı
Türkiye, 16 Ocak 2026 tarihli NAVTEX (060/26) ile, sınırları henüz kıyıdaşlar arasında sınırlandırılmamış Ege Denizi’ndeki kıta sahanlığına ilişkin olarak bazı istasyonlarca yapılan duyurulara itiraz etmiş; Türkiye’nin deniz yetki alanları içerisinde kaldığını ileri sürdüğü sahalarda yürütülecek her türlü araştırma faaliyetinin Türk makamlarıyla koordine edilmesi gerektiğini ilan etmiştir. 17 Eylül 2025 tarihli NAVTEX 0880/25‘te ise 23 Yunan adası ismen zikredilerek, bu adalar bakımından antlaşmalardan kaynaklanan gayri askeri statü ve askeri kısıtlama rejimleri hatırlatılmıştır. Bu vurgu, Türkiye’nin 2021’den beri Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürüttüğü "mektuplar diplomasisi" ile uyumlu şekilde, Lozan ve Paris düzenlemelerine dayanarak adaların statü yükümlülükleriyle Yunanistan’ın egemenlik yetkisinin kullanımı arasında bir bağ bulunduğu tezini görünür kılmaya yöneliktir.
Sonuç ve olası yansımalar
NAVTEX'ler, iki tarafın aynı teknik aracı birbirine zıt anlamlandırdığı bir algı ve hukuk mücadelesi yaratmaya devam etmektedir. Ancak esas mesele, NAVTEX’in bağlayıcı hukuk yaratıp yaratmadığından ziyade, hangi tarafın “yetkili koordinasyon” ve “meşru alan yönetimi” iddiasını uluslararası kamuoyu nezdinde daha görünür ve sürdürülebilir kılabildiğidir. Bu NAVTEX'lerin önemi şüphesiz olsa da ilanın zamanlaması ile yaklaşan Miçotakis ziyareti arasında, yukarıda anılan diplomatik saiklerin ötesinde örtülü bir gündem veya sıra dışı bir stratejik kurgu aramak, mevcut veriler ışığında spekülatif bir yaklaşım olacaktır.



