Görülüyor ki din üzerinden giderek yaşanan bunca yağma-talanla gelen sahtelikler bizi uyandırmadı. Hâlâ din alıp din satıyoruz. Bezirgânlarımız şimdi de Azerbaycan'a sardılar. Bir bu eksikti. Kendi din yorumunu şaşmaz gerçek sayma fanatizmi üzerinden yükleniyorlar. Günlerdir takip ediyorum. Birileri, birilerini dinden çıkarıyor, kendilerini Tanrı yerine koymaktan çekinmiyorlar.
"Ağrımadık Başa Çaput Bağlamak"

Bin bir yorumdan İşid anlayışına bir tık uzaklıkta birini seçerek, incir çekirdeğini doldurmaz işleri büyüterek meydan alanlarımızın sesi yüksek çıkıyor. Mehmet Âkif'ten sıkça alıntıladığım gibi "Zavallı dini maskaraya çeviriyorlar." Oysa din kimsenin tekelinde değil. Bir meselede bile bin türlü din yorumu var. Birini benimsemek diğerlerine düşman olmayı gerektirmez.
Dini başörtüsüne indirgeyenler bu uçlarda gezinenlerin en katıları. Yine meydan aldılar. İsteyen örter, isteyen örtmez, diyemiyoruz. Örten de Müslümandır, örtmeyen de diyemiyoruz. Şöyle inanan da böyle inanan da bizimdir ve bizdendir diyemiyoruz. Ortak noktalarda buluşamıyoruz. Onlara kalırsa illa kavga edeceğiz.
DİNDEN BAŞKA BİR DİNE DÖNÜŞEN DİN
Sosyal medyada birçok hesaba baktım: Neredeyse istisnası yok. “Bu dinsizler..” diyerek söze başlıyorlar. Olan şu: Âzerbaycan’da orta mekteplerde bir kıyafet düzenlemesi yapılmış. Bu üniforma düzenlemesine göre hicap da takılamıyor. Özel okullarda geçerli değil, üniversitelerde değil. Sadece devlet ortaokul ve liselerinde.
Bizimkiler bağırıyor: “Bu kâfirler…” Biz Müslümanlar, o kafirlere pabuç bırakmayacağız” diyenler var. Asıl düşündürücüsü, “Sen ben kim oluyoruz da bu insanları baş örtme-örtmeme tercihleri yüzünden dinden atıyoruz?” diyen de çıkmıyor. “Ne oluyorsunuz, Allah Allahlığını kimseye bırakmaz” diyen de. “Din nasıl sadece senin benim anladığım ve dediğimdir?” diyen de. Dinde, siyasette, okulda, bürokraside insan malzemesi baskın şekilde bu hale gelmişse Mustafa Öztürk gibi din bilginlerinin psikolojisi nasıl bozulmaz?
Elbette beğenmeyebilir ve eleştirebiliriz. Bir din yorumuna göre bakanlar ve öyle eleştirenler de çıkar. Yalnız Türkiyedeki bir olay gibi eleştirilmez. Bilerek, anlayarak dikkatli bir dil kullanarak konuşulur. Orası ayrı bir devlettir. Ayar vermeye kalkılmaz. Dinden imandan çıkarma Tanrılığına soyunulmaz. Şu veya bu hareketten düşmanlık yaratılmaz. “Vurun ha!” işidliğine yakın gidilmez.
Sonra konuşmak için bilmek lazımdır. “Nedenini niçinini” bilmeden fikir yürütmek -din kavramlarıyla söylersek- gıybetten, nifaktan iftiraya kadar gider. Bunlar kesin hükümlere bağlanan yasak fiiller olduğu halde şimdi bizde dinden yürümenin sonsuz serbestiyle yürüdüğü serbest alanlar bunlardır. Dinden başka bir şey olduğu da açıktır.
Fetö lânetini yaşayan ülkenin yaşadıklarını biraz olsun doğru değerlendirmesi ve başka ülkelerin yaşadıklarını anlamaya çalışması beklenir. Âzerbaycan ve diğer Türk Cumhuriyetleri, bu tür din yorumlarının yol açtığı krizleri, El Kaaide ve Taliban tipi örgütlenmelerin tehdidini hissediyor. Fetö benzeri cemaatleşmelerin yaratacağı içinden çıkılmaz sosyal çalkantıları yaşamaktan korkuyorlar. Bölgeyi bilenlerin en çok dikkat çekeceği konulardan biri budur.
YAŞADIKLARIM, GÖRDÜKLERİM VAR
TRT’deki son yirmi yılımda Sovyet Ülkeleri ve özellikle Türk Cumhuriyetleri üzerinde çalıştım. 2003’e kadar şimdiki Avaz’ın ilk adı TRT Avrasya’ydı. Sonra TRT Türk oldu. O kanalın kurucuları ve yapımcıları arasındaydım. Üç yıl da sorumluluğunu (şimdiki adıyla koordinatörlüğünü) yürüttüm. İki yıl Türkmenistan’da, bir yıl Özbekistan’da TRT temsilciliği ettim. Sosyal dönüşümler sırasında epeyce olay yaşadığım tahmin edilebilir.
Sovyetlerin dağılmasından hemen sonra bölgeye akan teşkilatlı gruplar arasında dini yapılanmalar vardı. Şaşacaksınız, en aktif olanlar Suudi destekli olanlardı. Sovyet zamanından bölgeyle din konusunda ilişkileri vardı. Komünistlerin göstermelik din otoritesi yetiştirmek için neden bu ülkeleri seçtiği de bellidir. Birini söyleyeyim, birkaç kişiyi geçmeyen Müslüman resmî din görevlileri temel öğrenimlerinden sonra Suudi Arabistan’da ve Libya’da yetişiyordu.
1989-1992 arasında Sovyet idaresinin Orta Asya ve Kazakistan Rûhânî İdaresi’nin başında olan Muhammed Sâdık Libya Ed-Dava Üniversitesi’nden mezundu. Sovyetler dağılmadan ve dağıldıktan sonra birkaç defa görüştüm. Makul bir insandı. Bağımsızlıktan sonra bir yıl daha görevde kaldı. Bölgede Suudi etkisinin artarak devam ettiğini o yıllardan başlayarak görüyorduk. Bizim Diyanet’in, Fetöcüler hariç bizden giden dini grupların faaliyeti onlarınkinin yanında devede kulak mesâbesindedir. Suudiler yakın zamanlara kadar çok para ve emek harcadılar.
BİR OLAY DEĞİŞTİRİR
Âzerbaycan meselesini anlamak için çok yönlü ve temel bilgilere ihtiyaç var. Buraya nasıl gelindiğini biraz bilenler her zaman temkinli konuşurlar. Türk Keneşi’ni kuran genel sekreter Büyükelçimiz Halil Akıncı başta olmak üzere onlara bakacaksınız. Benim yaşadıklarım, her zaman bilenlere ve bildiklerime bakmamı işaret ediyor.
2003 Kasımının başında henüz Ak Parti hükumete gelmeden Türkmenistan’a TRT Temsilcisi olarak atandım. Gider gitmez ilk karşılaştığım kriz, Cumhurbaşkanı Saparmurad Niyazov’a (Türkmenbaşı) suikast düzenlenmesiydi. İki yıl sonra Özbekistan’da TRT Temsilciliği’ni açmak üzere görevlendirildim. Taşkent’e varır varmaz daha büyük bir olayla karşılaştım: Fergana Vadisi’nde, Andican’da selefi bir grubun ayaklanma teşebbüsü devletin ağır müdahalesiyle bastırıldı.
İşin ilginç yanı, daha önce Özbekistan devletinin dini gruplara karşı olumsuz bir tavrının olmamasıdır. Aksini gösteren örnekler de gördük. 2004 yılında Özbekistan Televizyonundan beni aradılar ve aynı bölgeden bir Nakşi şeyhiyle ilgili program yapmamızı istediler. “Bizde laiklik var, olmaz” diyemedim. Bir yolunu bulacaktım.
Türkmenistan’dan uluslararası bir toplantıya katılmak üzere gittiğim Taşkent’te, Özbekistan televizyonu genel müdür yardımcısının odasında o çekimi yaptık. Türkmenistan temsilciliğimizin yapım ekibi ve muhabiri o tarihte başka görevlerde olacakları için Ankara’dan ekip istemiştim. Yapımcı Hakan Aybar, “Abi biz bunu yayınlayamayız.” dedi. Evet yayınlayamazdık. “Sen merak etme! Ben Aşkabad temsilcilik programlarına uygun şekilde serpiştiririm..” dedim.
Sonra ne oldu dersiniz? Bir yıl geçmeden durum tersine döndü ve dediğim Andican ayaklanması yaşandı. Dini cemaatlere ve tarikatlere selam vereni hain ilan edecek noktaya geldiler. Durup dururken olmadı. İşid ve Taliban o bölgedeydi ve ateist bir idareden çıkmış Türkistan’da merdiven altındaki yapılar onlara sempatiyle hareket ediyor ve katılmak için hazır bekliyorlardı. Unutmamak lazımdır ki bölgede din hassasiyeti çok canlıdır ve klasik çağlardaki yüksek kültürü yaratan din anlayışına fersah fersah uzaktır. Yakın zamanda doğru bir çerçeveye oturtulması da kolay görünmüyor. Bunu göreceksiniz.
Gördüklerime göre tekrar diyeceğim şudur: Türkiye’nin doğusundaki ülkeler aşırı gruplara bizden daha açık. Özbekistan’ın en büyük korkusu hala o merdiven altı yapılardır. Pakistan Taliban’la boğuşuyor. Taliban yönetimine geçen komşuları Afganistan’da olanlar ortada. Bizimkilerin buna diyeceği olmuyor. Düşünün, kadın sosyal hayatın dışında. Kız çocukları okullara bile gönderilmiyor. Ne muhalefet mümkün ne de itiraz. Onların durumu dünyadan fazla komşularını ürkütüyor ve korkutuyor.
Diğer Türk Cumhuriyetleri’nde de benzer korkularla tedbirler alınıyor. Bunları bilerek fikir yürütmek lazım. İlişkilerde olumlu tarafları öne çıkararak yol yürümek şarttır. Ayrılık yaratacak konular zamanını bekler. Bizim şimdi yaptığımız gibi ağrımadık başımıza çaput bağlamak, yani mesele yaratmak akıl işi değildir.
ÂZERBAYCAN KORKMAKTA HAKLIDIR
Âzerbaycan’ın korkusu da benzerdir ve sebepsiz değildir. Bakü’ye 30 km mesafede Nardaran adlı bir yerleşim yeri var. Orası İran dini ideolojisinin kurtarılmış bölgesidir. Başka otorite kabul etmezler. Bizdeki PKKlı, Hizbullahçı ve benzeri terörcülerden daha fanatiktirler. Bizdekiler gibi devlet, bayrak tanımazlar. Âzerbaycan’ın onlar için bir açılım süreci başlatmasını istemek bizdekilerden beter sonuçlara yol açar. Bunu bileceğiz.
Humeynici, İşid benzeri oluşumların etkilerini kırmak Âzerbaycan devleti için önemli bir politikadır. Devlet güçleri, -bildiğim kadarıyla- ancak Karabağ zaferinden sonra oraya girebilmiştir. Bunlar önemli travmalardır. Neler yaşandığını bilmeden yapılanları eleştirmek ancak insafın terkedilmesine yol açan taraftarlık körlüğüyle olur. Dolayısıyle dinle imanla da alakası yoktur.
İKİ DEVLETİN İDARESİ DE YANLIŞTA
Esasen mesele çok yönlü. İlham Aliyev idaresinin Türkiye ile ilgili eleştirilerin çalkantılara yol açmasına ses çıkarmadığı açık. Burada sayılamayacak kadar çoklu sebebe bağlıdır. Belki anlaşılır tarafı, bağımsızlığı pekiştirmek istemeleridir. Buna rağmen yapılanlar yanlıştır. Bu işleri başlatırsınız ama kontrol edemezsiniz. Böyle mayınlar döşemek akıl işi değildir. Yabanların zil takıp oynamasına yol açar. Nitekim açmıştır.
Türkiye idarecilerinin de krizi istemeseler de faydalandıkları açık. Gündem bölündü. Asrın soygunu denilen fon sarsıntısı yaşanırken sus pus olan taraftarları için konuşacak bir mesele çıktı. Yersiz, eski tabirle icapsız ve hak hukuk gözetmez yorumlara ses çıkarmadılar. Yine yanlış yaptılar. Tam da Fon krizindeki gibi bir tavır alıştı bu.
Demek oluyor ki iki idarenin günlük çıkarları için iki kardeş devletin evlatlarının bir kısmının kavgasına ve bozucu etkisine göz yumuldu. Ortalığa dökülenler iki ülkemizde de küçük, marjinal gruplar olsa da bozucu etkileri görüldü. Bunlara göz yumulmuştur. Yanlış tavır alış veya almayış aranırsa o da budur.
“MÜSLÜMANIM” DİYENE BAK!
Olanlara bakarak asıl derdimize dokunmanın da yeridir. “Ağza alınmayacak sözlere ve yapılanlara nasıl din kisvesi büründürülür ve biz buna nasıl müsaade ederiz?” sorusu önümüzdedir.
Öyle ya, “Müslümanım” diye bas bas bağıran, hak edene hakkını vermiyorsa o nasıl Müslümanlık olur? Fırsatını bulunca, insanların malına çöken, kazandıklarını elinden alan, beni onaylamayanın vay haline mesajı veren kafanın dilinden “Lâ ilâhe illallah” lâfzı düşmese neye yarar? Zarar katlandıkça katlanır. Dolandırıcılık azdıkça azar. “Bu bizim dine benzemiyor, acaba hangi din?” demez misiniz?
Âzerbaycan ve Türkiye’nin arasını bu baştakilerin hamleleri bozamaz. İki ülkenin vatandaşlarına sorsanız yüzde doksanı enerjimizi emen bu sürece şiddetle karşı çıkar. Bunlar yolumuzu bağlar. İsrail’e, İran’a gün doğar. İran, başındaki büyük belalara bakmadan şu günlerde Tebriz’in Tractor takımına ne eziyetler ediyor, farkında bile değiliz. Çünkü biz incir çekirdeğini doldurmaz işler peşindeyiz.
Fırsat bu fırsat! Gelin şu din üzerinden konuşmayı bırakalım da iş açığa çıksın ve işimize bakalım. Benim anladığıma göre dinin çizdiği yol da budur.




