Emrah KOLUKISA
"Levantenleri Takdimimizdir"

“Levantenlerin İstanbul’u İstanbul’un Levantenleri” başlığı altında Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu’nun küratörlüğünde hazırlanan sergi İstanbul’da yaşamış, üretmiş ve önemli izler bırakmış Levantenleri ve Levantenlere dair dil, kültür ve gelenekleri bütüncül bir bakışla tanıtmayı amaçlıyor. Sergi beş bölümden oluyor. Levant Neresi, Levanten Kim sorusuyla açılan sergi, İstanbul’da uzun yıllar yaşamış Levanten ailelerini ve çeşitli özellikleriyle kentte iz bırakmış Levanten figürleri tanıtarak devam ediyor.
Üçüncü bölümde İstanbul’un farklı semtlerinin Levantenler için önemine deinilirken, çeşitli mekanları Levanten yaşamının hafıza mekanları olarak işliyor. Dördüncü bölümdeyse Levantenlerin çok dilli yapısından mutfak kültürüne, dini törenlerden çeşitli geleneklere uzanan kültürel özellikler tanıtılıyor. Son bölüm olan Geleceğe Hatıra Bırakmak başlıklı kısımda ise yerel fotoğraf tarihimizde önemli bir yeri olan Sébah & Joaillier Fotorafhanesi’nin canlandırıldığını görüyoruz. Levanten Kültür ve Mirasını Koruma Derneği’nin girişimleriyle hayata geçen sergiyi küragtörü Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu ile konuştuk.
- Öncelikle elinize sağlık, çok kapsamlı ve derinlikli bir çalışmanın ürünü olduğu belli serginin. Hatta açıkçası gezerken bunun bir kitap haline basılmasının ne kadar güzel olabileceğini de düşündüm. En başa dönersek, nasıl başladı bu konuyla ilgili çalışmanız ve nasıl bir yöntem izlediniz?
Bu aslında Levanten Kültür ve Mirasını Koruma Derneği’nin bir projesi. Bu yıl derneğin beşinci yılı ve bir dizi etkinlikle kutlayacaklar bu beşinci yıllarını, bu sergi de bu etkinliklerden biri. Bir kaç yıl önce ben de davet üzerine derneğe üye oldum hatta ve birlikte bazı organizasyonlar da yaptık. Daha önce Levanten kültürü ve tarihi hakkında basılmış bazı kitaplar oldu ama hiç sergi yapılmamıştı ve dernek yönetimi de bana bu konuda bir çalışma yapıp yapamayacağımı sorduğunda ‘neden olmasın?’ dedim ve böylece yaklaşık 2 yıl önce çalışmaya başladık. Bu sürenin özellikle son 9 ayı bir hayli harlı bir çalışma temposuyla geçti. Dernekte benden başka da akademisyenler var ve Prof. Dr. Paolo Girardelli, Doçnet Nilay Özlü, Naz Defne Kut, Selva Suman ve ben bir ekip olarak çalıştık ve ilk aldığımız karar da konuyu İstanbul’la sınırlandırmak oldu. Çünkü Levant periferisi çok büyük, İzmir mesela bambaşka bir damar, Selanik keza öyle. İstanbu ile sınırlandırmak bizi rahatlattı biraz ama yine de o kadar çok katmanlı, dallı budaklı bir mesele ki, ele alacağımız konuları belirlemek bile deli işiydi doğrusu. Sonuçta bunun bir ‘Takdim Sergisi’ olmasında anlaştık ve bunu bir tanışma gibi planladık. Yani Levant neresi, Levanten kim, Levantenlik ne menem bir şeydir, kimlder Levanten sayılıyor, kimler sayılmıyor, neler yapmışlar, nasıl yaşamışlar, İstanbul kültürü ile temas noktaları neler gibi konuları ele aldık. Dediğin gibi bunun bir kitap halinde basılması elbette çok daha derinleştirecektir konuyu ve kimbilir belki gerçekten bir gün basılır da. Her şey biraz bütçelerle alakalı.
- Ama Levanten denince sanki zengin birilerinden bahsediliyormuş gibi bir algı yok mu? Yani bütçeyi denkleştirmek zor olmasa gerek.
Hiç öyle değil aslında. Yani Levantenler paçalarından para akan zenginler gibi algılanıyor belki ama bu çok yanlış. Aralarında varsıl olanlar da vardı elbette ama şurada örneğin Societa Operaia var, İtalyan İşçi Örgütü Dayanışma Derneği, üç kuruş paraya çalışan İtalyan asıllı işçilerin dayanışması için kurulmuş bir örgüt. Burada kalfa olarak, usta olarak, duvarcı, mermerci olarak çalışan da vardı, lokanta işleten, otel işleten de vardı. Belediye Başkanı olan da çıktı, yelken kulübü kuran da, yani toplumun her kesiminden Levantenler vardı, sınıfsal bir algı düşünmemek gerek.
- Tarihsel yönüne özel bir vurgu yapılmış sergide ama bir de sizden dinleyelim mi?
Öncelikle tarihsel olarak bu coğrafyada çok eskiler Levantenler, Bizans’tan bu yana buralara göç ederek yerleşmişler. Bu arada şunu da söylemek lazım, aslında onlar kendilerine Levanten demiyorlar, Latin katolikler olarak tanımlıyorlar. Onlara Levanten adını takanlar 19. yüzyılda kısa süreli ziyaretler için İstanbul’a gelen seyyahlar, gözlemciler, gazeteciler… Bu kişiler buraya geldiklerinde Rumlarla, Ermenilerle tanışıyorlar, Yahudileri tanıyıp görüyorlar, Müslümanlarla iyi kötü bir temasları oluyor, ama bir de Ermen, diyemedikleri, Rum ya da Musevi diyemedikleri başka bir topluluk olarak sonradan Levanten diyecekleri insanları görüyorlar ve tanımlamaya çalışıyorlar. Fransızcaları mesela biraz kırık normaline göre, çünkü Fransızca konuşurken içine İtalyanca bir kelime katıyor, Türkçe bir deyiş ekliyor, Rumca bir atasözü koyuyor falan, böyle melez bir dille konuşuyor. Evlerine misafir olduklarında sofra adetlerinin batılılar gibi olduğunu görüyorlar ama sonra kalkıp divana oturduklarında ayağını bacağının altına kırıp oturuyor doğulular gibi. İşte o zaman Avrupalılar da diyor ki, ‘Bunlar bizim gibi Avrupalı değil, bunlar Levanten olmuşlar’ yani doğululaşmışlar. Bunu söylerken aslında Avrupalılar onları küçümsüyor ama Osmanlı açısından Levantenler hiç de küçümsenen bir topluluk değil. Her ne kadar ‘Tatlısu Frengi’ lafı varsa da o aslında küçümseme değil biraz şaka yollu bir hyitap. Neden öyle diyorlar çünkü Levantenler şapka takarak Frenk olduklarını düşünüyorlar diye bakıyor Osmanlılar.
- Levantenlerin doğu kültürünü eni konu benimsediklerini mi anlıyoruz öyleyse?
Kesinlikle. Sergide de yer verdiğimiz Adolphe Thalasso’nun bir sözü var, onu çok seviyorum. Thalasso 19. yüzyılın sonlarında Paris’e giderken “Ben daha iyi bir kariyer uğruna İstanbul’dan ayrılıp Paris’e gidiyorum ama geldiğim toprakları unutmayacağım orada cereyan her şeyi de burada anlatacağım” diyor. Nitekim L’Art et Les Artists (Sanat ve Sanatçılar) adıyla uzun yıllar çıkan bir dergide “L’Orient adında bir köşede yazmaya başlıyor ve işte Osman Hamdi’nin yürüttüğü kazılardan tutun da Zonaro’nun açtığı sergiye kadar birçok olayı haber olarak köşesine taşıyor. Bir İstanbul muhabiri gibi çalışıyor adeta.
- Birçok kültürel zenginliğimiz gibi Levanten kültürü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya, hatta belki de tamamen kaybolmak üzere. Bu kopuş nasıl olmuş, ne zaman yitirmeye başlamışız bu zenginliği?
İlk önemli kırılma noktası 1911’deki Trablusgarp Savaşı olmuş, ilk kopuş o zaman. İtalya’nın Libya’ya beklenmedik saldırısı Osmanlı için çok sarsıcı bir hamle oluyor, hiç beklemedikleri bir agresyon bu çünkü. Savaş sonunda da o bölgenin İtaylaya’ya verilmesine karar veriliyor, Uşi Antlaşmasıyla. Bunun İstanbul’daki yansıması şöyle oluyor, Osmanlı Devleti diyor ki, “Madem öyle ben de İstanbul’daki İtalyan mülklerini sizden alıyorum”. Societa Operaia’yı boşalttırıyor mesela, ya da Sanayi-i Nefise’de hocalık yapan Salvatore Valeri’ye “Siz biraz buralardan uzaklaşsanız iyi olur” diyorlar o da İtalya’ya geri dönüyor. Kısacası ilk kopuşlar o zaman başlıyor. Ama o zaman ayrılıp gidenler daha çok İtalyanlar, yani İtalyan asıllı olanlar değil, Levantenler değil. Onların gitmesi 1. Dünya Savaşı’nın sonunda başlayan işgal sırasında İtalyan ordusunun gelip de İstanbul’da düzenin bozulmasıyla oluyor çünkü ticaret bozuluyor en başta. O zaman bir kısım İtalya’ya ya da Adalar’a gidiyor ama yine çok fazla değiller. Kurtuluş Savaşı sırasında buralarda bulunmanın iyi bir fikir olmadığını düşünenler oluyor ve o zaman da gidenler oluyor. 1925 yılında Türk vatandaşlığına geçip geçmeme konusunda bir karar vermeleri istendiğinde asıl büyük kopuş yaşanıyor. Burada kalanların nötralize olmaları talep ediliyor yani ve işte o zaman büyük bir eksilme oluyor. Bugün hala oturma izniyle burada yaşayanlar var, bu çok ilginç, mesela 2099’a kadar izni olanlar var hala. Ama ne yazık ki 100 yıl önce başlayan kopuşla birlikte sayılarının çok çok azaldığını söyleyebiliriz.
“Levantenlerin İstanbul’u İstanbul’un Levantenleri” sergisi 8 Kasım’a dek Beyoğlu Belediyesi İstiklâl Sanat Galerisi’nde görülebilir.



