BirGün
Haber akışına dön

‘Görünen’ Neyi Gizliyor?

‘Görünen’ Neyi Gizliyor?

İnsan kendini saklar. Yeni bir ortama girdiğinde, yeni birileriyle tanıştığında, insan kendini olduğundan farklı göstermeye çalışır. Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi adlı yapıtında 'kendini saklama fenomeni'ni çözümlerken, bunun insan ile hayvan arasındaki ayrımın önemli bir unsuru olduğunu ve 'dil' aracılığıyla geliştiğini vurgular. Yani insan, söyledikleri ve söylemedikleriyle -bazen yalan söyleyerek, bazen bir gerçeği açık etmeyerek- saklar kendini...

Bu saklama olgusunun olumlu ve olumsuz türleri var. Örneğin 'görece olumlu' bir saklama durumunda insan kendini, yeni girdiği ortamda kişiliğinin zarar göreceği endişesiyle saklayabilir.

Karşılıklı ilişkiler derinleştikçe kendini açar, saklamayı en aza indirir. Ya da bir insan, olduğundan daha bilgili, daha zengin, daha seçkin, daha iyi, 'daha daha' gösterme ihtiyacıyla kendini saklayabilir. Bu, olumsuz bir saklama türüdür; tıpkı manav tezgahında üste konmuş iyi meyvelerin tükenmesiyle alttaki kötü ve çürük meyvelerin açığa çıkması gibi, insanın kullandığı dil perdesi de bir süre sonra parçalanıp gidecektir. Çünkü 'ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz':

“Bir insanla ilk kez karşılaştığımız zaman, onu tanımakta kaba hatalar yapabiliriz; fakat bu güçlüklerin, bu hataların bir sınırı vardır. Çünkü insan, kendisini ne kadar başka şekilde, yani olduğundan başka göstermeye çalışırsa çalışsın, kendisini ne kadar saklarsa saklasın, gene de onu herhangi bir yanından yakalayabiliriz. O, yapıp-etmeleriyle sözleri arasındaki ilişkide kendisini ele verecektir.” (Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi, Doğu Batı Yay., Ankara, 2015, s.343)


Bu 'saklama' olgusunu farklı ortamlarda farklı biçimlerde yaşarız: Çok yakın bir arkadaşınızla konuşurken kullandığınız dil, örneğin patronunuz/yöneticinizle ya da iş ortamında üstü olduğunuz biriyle konuşurken kullandığınız dilden farklıdır. Patronunuza kahve isteyip istemediğini soran siz ile çaycıdan kahve isteyen siz birbiriyle aynı değildir; sadece kullandığınız sözcükler ve onların peş peşe geliş düzeni değil, ses tonunuz bile değişir. Ama unutmayın, patronunuz ve çaycınız da sizinle konuşurken araya bambaşka bir dil perdesi germektedir.

'Kendini saklama'nın açıkça görünür olduğu bir alan var: Kameranın karşısı. Bir fotoğraf veya video çekimi yapılacağı zaman hemen görünüşünüzü düzeltir, olduğunuz gibi değil görünmek istediğiniz gibi görüntülenmek için uğraşırsınız.

Ben uzun yıllar boyunca bunu özellikle belgesel sinemanın en büyük açmazı olarak tanımladım -hâlâ öyle olduğunu düşünüyorum: Belgesel sinemanın amacı, kameranın olanaklarıyla bir gerçekliği tarihsel koşulları içinde ele alıp, seyircilerle paylaşılacak sinemasal bir tanıklık yaratmaktır. Sadece yazılı ve görsel belgelerden yararlanarak bir film yapıyorsanız çok sorun olmayabilir, ama, örneğin 'sözlü tarih' çalışmalarında olduğu gibi temel malzemeniz insan ise, kamerayla o kişinin arası kaçınılmaz olarak 'kendini saklama' perdeleriyle dolacaktır.

Bu, filmin gerçeklikle ilgili söylemine zarar vermeyebilir, ama verebilir de... Bu sorunu aşmanın yollarını ararken genç belgeselcilere ve öğrencilerime önerdiğim bazı yöntemler var. Bunlardan biri, filmi konuşmalarının üstüne kuracağınız kişiyle çekimlere başlamadan önceki her görüşmenizde yanınızda mutlaka bir kamera olmasıdır: Sadece kahve içip sohbet edecek olsanız bile ortamda mutlaka bir kamera bulunması, asıl çekimler başladığında kameranın o kişinin 'kendini saklama ihtiyacı duyacağı yeni tanışılmış bir yabancı' olmasını belli ölçüde engelleyebilir.

Ama bunun başarısını ölçme şansımız yok ne yazık ki... Bu yüzden, filmin çekim ve kurgusunu Bertolt Brecht'in estetik önermeleri doğrultusunda yapmak daha önemli ve etkili bir yöntem olabilir. Brecht estetiğinin temelinde 'yabancılaştırma' vardır: Seyircinin izlediği filmle özdeşleşmesini olabildiğince engellemek, gerçeklik iddiasında bulunan bir belgesel bile olsa sonuçta bunun bir film olduğunu her fırsatta anımsatmak, perdedeki kişilerin kendini saklama yöntemlerini olabildiğince görünür kılmaya çalışmak.

Haftanın en iyi filmi olan You Can See Everything/Her şey Ortada (2026), bilinçli ve yöntemsel bir Brechtyen uygulama içermese de, seyirciyi yabancılaştırmak için gösterdiği çabayla ilgiyi hak ediyor.

Önce filme konu olan olayı özetleyeyim: 2016'da Elizabeth Holmes adlı genç bir girişimci, insanların bir damla kan vererek yüzlerce analiz sonucuna ulaşabileceği, taşınabilir bir 'kan analiz aygıtı' icat ettiği iddiasıyla ortaya çıktı ve Theranos adlı bu cihaz için yatırımcılardan yüzlerce milyon dolarlık destek aldı. Kısa süre sonra, Holmes'un elinde çalışan bir ürün olmadığı, hatta yeryüzünde sadece birkaç dakikada bir damla kandan yüzlerce analiz yapabilecek hiçbir aygıtın bulunmadığı ortaya çıkınca, dolandırıcılık suçlamasıyla uzun bir mahkeme süreci başladı. Holmes, 2023'te 11 yıllık hapis cezasını çekmek üzere cezaevine girdi.

Hapse girmeden önce Holmes ve eşi Billy Evans, Lance Oppenheim (geçen haftanın filmlerinden Primetime'ın yönetmeni) ve komedyen Nathan Fielder'ı, kendileri hakkında bir belgesel yapmaları için davet ettiler. Fielder ve ekip, Holmes'ün yaşamını 7/24 takip edebilecek, istedikleri soruları sorabilecekti.

Liz'in hapse girmesinden bir ay önce ailenin konuk odasına yerleşerek çekimlere başlayan Fielder'ın ilk sorularından biri şu oluyor: “Neden bu konu hakkında daha sağlam sorular sorabilecek bilimsel araştırmacıları değil de beni davet ettin?” Fielder sürekli bu tür şüpheci sorularla Liz ve kocasını sıkıştırıyor, hiçbirine de 'doğru dürüst' yanıt alamıyor; Liz ve Billy, aşırı manipülatif yöntemlerle kendilerini saklıyorlar.

Üç saatlik filmin ilk yarısı, Fielder'ın bu 'kendini saklama' perdesinin etrafında dolaşmasıyla geçiyor. İkinci yarıda ünlü Hollywood oyuncusu Amanda Seyfried de belgesele dahil oluyor. 2022'de Theranos yolsuzluğunu anlatan bir HBO dizisinde Liz Holmes'ü oynayan Seyfried, hem Liz ve Billy'nin olası manipülasyonlarını Fielder'la tartışıyor, hem de yasal zorunluluklardan dolayı hapishanede yapılamayan çekimlerin dokü-drama tekniğiyle canlandırılmasına yardım ediyor. Böylece film, 'Liz Holmes üstüne bir film' olmaktan çıkıp kendi gerçeklik sorunlarıyla ilgili bir meta-anlatıya dönüşüyor.

Film çok uzun, ama hem kullanılan teknikler -çekim açı ve ölçekleri, ortam ışıklandırması, hele o gerilimli müzik!- hem de karakterlerin dil ve eylem çelişkilerini göstererek 'kendini saklama' biçimlerini araştırması -Liz ve Billy ne zaman yalan söylese, gözlerini olabildiğince açıp uzunca bir süre hiç kırpmadan ve sabit, sanki donmuş gibi, öylece bakıyorlar. Söylediklerinin yalan olduğunu bilmesek de, bu 'açık olma' gösterisi sayesinde anlayabiliyoruz- Her Şey Ortada'yı hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı çok acayip bir seyir deneyimine dönüştürüyor.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
birgun.net