Seyyid Kutub’un ilk defa 1964 yılında yayımlanan “Yoldaki İşaretler” kitabının Beka Yayınları baskısı hakkında, Antalya 1. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından Türkiye genelinde toplatma, basım, dağıtım ve satış yasağı kararı verildi.
1960’ların Radikal Ve Devrimci Kitaplarını Toplatmalı Mıyız?

Kararın kamuoyuna yansıması ve sosyal medyada tepkilere yol açmasının ardından Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu yasağın 16 Ekim tarihinde başka bir mahkeme kararıyla kaldırıldığını açıkladı. Ancak yayınevi, 4 Kasım’da yaptığı açıklamada, yasak kaldırılmasına rağmen kitabın yeni baskısı için bandrol verilmediğini ve fiili engelin sürdüğünü duyurdu.
Bugün itibariyle 62 yıllık bir geçmişi olan kitap, İslami siyasi düşünce tarihinin klasikleşmiş eserlerinden biridir.
Seyyid Kutub, bu kitaptaki fikirleri nedeniyle 1966’da Mısır’da idam edildi.
Her şeyden önce, geçtiğimiz yüzyılın belirli bir döneminin siyasi, toplumsal ve fikri atmosferini yansıtan tarihi bir metin niteliğindeki bu kitabı, yazıldığı dönemin şartlarından ve düşünce dünyasından bağımsız, sanki bugün kaleme alınmış güncel bir “siyasi manifesto” gibi değerlendirmek ne kadar doğru ve anlamlıdır?
Kitapta ileri sürülen düşünceler benimsenebilir, eleştirilebilir, hatta bazı görüşler günümüzün demokratik değerleri ve özgürlük anlayışı bakımından sorunlu bulunabilir. Ancak bütün bunlar, kitabın öncelikle tarihi bağlamı içinde, geçmiş bir dönemin düşünce atmosferini yansıtan, klasik nostaljik bir eser olarak değerlendirilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez.
1950’lerin ve 1960’ların dünyası, yalnızca İslami hareketlerin değil; birbirinden çok farklı siyasi ideolojilerin de son derece sert, radikal ve devrimci tezleri ve söylemleri dile getirdikleri bir dönemdi. Soğuk Savaş’ın, sömürgecilik karşıtı bağımsızlık mücadelelerinin, devrimlerin, askeri darbelerin ve ideolojik kutuplaşmaların baskın ve belirleyici olduğu o dönemde; mevcut siyasi ve toplumsal düzenin kökten değiştirilmesini, hatta silahlı mücadeleyi savunan pek çok eser yayımlandı.
Mesela Ernesto Che Guevara’nın 1960’ta yayımlanan Gerilla Savaşı adlı kitabı, yalnızca devrimci düşünceleri tartışmakla kalmıyor, silahlı gerilla mücadelesinin yöntemlerini de ele alıyordu. Régis Debray’ın 1967 tarihli “Devrimde Devrim mi?” adlı eseri, Latin Amerika’daki silahlı devrimci mücadelelerin stratejilerini; Frantz Fanon’un 1961 yılında yayımlanan “Yeryüzünün Lanetlileri” adlı eseri ise sömürgecilikten kurtuluş mücadelesinde, devrimci şiddetin rolünü ve etkilerini açıkça tartışıyordu. Daha geriye gidersek Lenin’in 1902 tarihli “Ne Yapmalı?” adlı eseri devrimci örgütlenme ve siyasi mücadele anlayışını, Mao Zedong’un 1937 tarihli “Gerilla Savaşı Üzerine” adlı eseri de silahlı devrimci mücadelenin askeri ve siyasi ilkelerini ortaya koyuyordu.
Şimdi burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Eğer Seyyid Kutub’un 1964 yılında yayımlanmış kitabı, öne sürdüğü radikal siyasi düşünceler nedeniyle bugün yasaklanabiliyorsa; aynı dönemin çok daha açık ve sert devrimci söylemlerini, hatta doğrudan silahlı mücadele yöntemlerini savunan diğer ideolojik eserlerin de yasaklanması ve toplatılması gerekmez mi?
Elbette gerekmez.
Burada savunulması gereken, şu veya bu ideolojiye ait kitapların yasaklanması değil, düşünce ve ifade özgürlüğünün bütün ideolojiler için aynı ilkeler ve kriterler çerçevesinde korunmasıdır.
Ayrıca, şu soruyu da sormak gerekir:
62 yıl önce yayımlanmış, onlarca yıldır farklı ülkelerde ve dillerde basılmış, kütüphanelere girmiş, akademik araştırmalara konu olmuş bir kitabı bugün yasaklamanın pratik olarak ne gibi bir faydası olabilir?
Böyle bir kitabın basımını ve satışını yasaklamak, içerdiği düşüncelerin dolaşımını ortadan kaldırmayacağı gibi, aksine kitle iletişimi ve medya alanında geçerli “Streisand Etkisi” olarak bilinen durum tetiklenir; yasaklanan kitap daha çok merak edilir, PDF’leri internette elden ele gezer ve normalde okumayacak kitlelerin bile ilgisini çeker.
Sorunun, hukuk ve yargılama sistemimize ilişkin boyutlarını özellikle irdelemek gerekiyor:
Genel olarak güvenlik birimlerimizin ve yargı mercilerimizin, hukuku ve ceza hükümlerini alabildiğine dar yorumlama, çağın gelişim ve değişim çizgisini yeterince kavrayamama; karar ve uygulamalarında toplumsal ve siyasi değişim dinamiklerinin etkisini gerektiği şekilde dikkate alamama gibi bir zaafı var. Bunu, alınan bu yasaklama ve toplatma kararında da açıkça görebiliyoruz.
Hukuk metinleri ve dayandıkları hukuki kurallar, nitelikleri gereği normatiftir. Özellikle ceza hukukunda “kanunilik,””hukuki belirlilik” ve “öngörülebilirlik” ilkeleri, keyfi yorumların önlenmesini ve suç isnatlarının açık hukuki dayanaklara oturtulmasını gerektirir.
Ancak bu durum, hukukun ve adli yargılamanın toplumsal şartların değişimini ve tarihi süreç içerisinde yaşanan dönüşümleri bütünüyle yok saymasını, değişmez ve mekanik bir yorum anlayışıyla uygulanmasını gerektirmez. Özellikle temel hak ve özgürlükleri sınırlandıran kararların, hukuki dayanaklarının yanı sıra somut tehlike, gereklilik ve ölçülülük bakımından da değerlendirilmesi gerekir.
Dünya çok farklı bir noktaya gelmişken, suç isnatlarını ve cezai değerlendirmeleri geçmiş dönemlerin siyasi ve cezai mantalitesine, o dönemlerin çatışmacı düşünce iklimine ve güvenlik endişelerine dayandırmak, hukukun temel misyonu ve adaleti gerçekleştirme işleviyle bağdaşmaz.
Sonuçta, 62 yıllık bir kitabın bugün hâlâ tartışılıyor olması anlaşılabilir. Ancak geçmişin düşünceleriyle hesaplaşmanın yolu, onları kütüphanelerden toplatmak değil; okumak, anlamak, eleştirmek ve gerektiğinde onları fikri olarak aşabilmekten geçer.


