Cumhuriyet
Haber akışına dön

ABD’den Türkiye’ye: Muhalefet Nasıl Kazanır?

ABD’den Türkiye’ye: Muhalefet Nasıl Kazanır?

“Kaybetmemizin nedeni savaş”... Bu sözler Trump’ın bir rakibine, Demokratik Partili bir siyasetçiye ya da savaş karşıtı bir göstericiye ait değil. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’e ait. Trump’ın en yakınındaki isim, Cumhuriyetçilerin 3 Kasım ara seçimlerinde uğradığı tarihi hezimetin hemen ertesi günü sosyal medya hesabından adeta bir siyasi manifesto yayımladı.

Vance’e göre yenilginin nedenleri açık: Bitirilemeyen İran savaşı, hayat pahalılığı, enflasyon, “Önce Amerika” vaadinin terk edilmesi ve İsrail’le ilişkilerde izlenen politika. Bir düşünün. Dünyanın en güçlü ülkesinin ikinci adamı, kendi iktidarının yarattığı yıkımı sıralıyor. Sanki o yönetimin bir parçası değilmiş, savaş kararları alınırken masada oturmamış, bütün bu politikaların uygulanmasına ortak olmamış gibi!

Demokratların tepkisi de tam bu noktada yükseliyor: Peki sen neredeydin? Savaş sürerken, Amerikan halkı hayat pahalılığı altında ezilirken, Trump verdiği sözlerin tam tersini yaparken neden sustun? Neden itiraz etmedin? Daha da çarpıcısı, Vance’in bu açıklamayı Trump’ın bilgisi ve onayıyla yapmış olması. Yani ortada bir başkaldırıdan çok, yenilginin sorumluluğunu yeniden dağıtma, belki de 2028 başkanlık yarışına hazırlanma hesabı var.

İktidarın bütün nimetlerini paylaşırken susup seçim hezimeti geldiğinde eleştiri sıralamak... Siyasi sorumluluk böyle kolayca silinebilir mi? Demokratlar yalnızca Temsilciler Meclisi’ni değil, Senato’yu da kazandı. Üstelik Teksas, Kansas ve Güney Carolina gibi Cumhuriyetçilerin kaleleri sayılan eyaletlerde önemli zaferler elde ederek.

Ancak bu seçimlerin asıl hikâyesi yalnızca Trump’ın nasıl kaybettiğinde değil, Demokratların nasıl kazandığında gizli.

OLİGARŞİYE KARŞI DA MÜCADELE

Trump’ın ikinci kez başkan seçildiği 2024’ü hatırlayın. Demokratik Parti’nin önde gelen isimleri yenilginin şaşkınlığı içindeydi. Ama 80 yaşını çoktan geride bırakmış Bernie Sanders pes etmedi.

Yanına genç siyasetçi Alexandria Ocasio-Cortez’i (AOC) aldı. “Fighting Oligarchy” yani “Oligarşiye Karşı Mücadele” adıyla ülkeyi dolaşmaya başladı. Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu eyaletlerde bile on binlerce insanı meydanlara topladılar.

Dertleri yalnızca Trump değildi. Amerikan siyasetini ve ekonomisini giderek daha fazla kontrol eden milyarderlerdi. Elon Musk’tı, Jeff Bezos’tu, Mark Zuckerberg’di. Siyasetin parayla satın alınmasına, gelir eşitsizliğine, sağlık hizmetlerinin pahalılığına, çalışanların giderek yoksullaşmasına karşı çıktılar.

Sanders başkan olamadı. Ama belki de daha kalıcı bir şey başardı: Yeni bir siyasetçi kuşağının yetişmesine katkıda bulundu. Bugün Kongre’ye giren yeni isimlere bakalım: Demokratik Sosyalistler örgütünün desteklediği sendikacılar, emek aktivistleri, genç siyasetçiler var aralarında. New York’ta seçilen Claire Valdez bunlardan biri. Sendikal mücadeleden geliyor. İşçilerin örgütlenme hakkını, insanca ücretleri ve ekonomik eşitliği savunuyor. Kampanyasında gönüllülerle birlikte tam 330 bin kapıyı çaldıklarını anlatıyor. Bir de Aisha Wahab var. Afgan mülteci bir ailenin kızı. Babası öldürüldü, annesini küçük yaşta kaybetti, koruyucu ailelerde büyüdü. Bugün 39 yaşında ve ABD Kongresi’ne giren ilk Afgan kökenli Amerikalı. Ama hikâyesini asıl çarpıcı kılan yalnızca bu değil. İsrail yanlısı güçlü lobi kuruluşu AIPAC’la bağlantılı gruplar, onu yenilgiye uğratmak için milyonlarca dolar harcadı. Wahab ise Filistin konusundaki tutumundan geri adım atmadan kazandı. Bir bakıma, büyük paranın her zaman sandıkta zafer satın alamayacağını gösterdi.

Bu isimler, Demokratik Parti’nin geleneksel merkez sol siyasetinden daha radikal taleplerle ortaya çıkıyor. Üstelik yalnızca sosyal medyada ses yükseltmiyor; mahallelerde, sendikalarda, yerel örgütlerde çalışıyorlar. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin açtığı yolun Kongre’ye kadar uzandığını görüyoruz.

Burada asıl dikkat çekici olan, yalnızca yeni isimlerin siyasete girmesi değil; örgütlü solun güçlenmesi, yeni bir siyasetçi kuşağının yetişmesi ve büyük sermayenin siyasi egemenliğine meydan okunması. Üstelik bütün bunlar yalnızca protesto meydanlarında değil, sandıkta da karşılık buluyor. Amerikan siyasetinde uzun yıllardır marjinal gösterilen fikirler, artık seçim kazandıran bir güce dönüşüyor.

TEK BİR REÇETE YOK

Ama Demokratların zaferini yalnızca Amerikan solunun yükselişiyle açıklamak da yanlış olur. Teksas’ta James Talarico, Kansas’ta Adam Hamilton gibi isimlerin başarıları başka bir gerçeği gösteriyor. Her ikisi de dini kimliklerini gizlemeyen, Hıristiyanlığın eşitlik, dayanışma ve sosyal adalet mesajlarını öne çıkaran siyasetçiler.

Talarico, Cumhuriyetçilerin din üzerinden kurduğu siyasi üstünlüğe yine İncil’den hareketle meydan okudu. Hamilton ise son derece muhafazakâr bir eyalette Demokratların onlarca yıldır ulaşamadığı seçmenlere seslenebildi. Michigan’da Senato’ya seçilen Abdul el Sayed ise sağlık hakkını, ekonomik eşitsizliği ve çalışanların sorunlarını kampanyasının merkezine koydu. Bir tarafta Demokratik Sosyalistler, diğer tarafta dindar ve daha ılımlı adaylar... Hepsinin aynı ideolojiyi savunduğu söylenemez. Ama ortak bir özellikleri var: İnsanların gerçek sorunlarına dokunuyorlar. Ve seçmenlerin karşısına yalnızca Trump’a itiraz ederek değil, başka bir yaşamın mümkün olduğunu anlatarak çıkıyorlar.

TÜRKİYE İÇİN DERSLER

Gelelim bize. Türkiye’de muhalefetin en büyük sorunlarından biri, toplumsal tepkiyi sürekli ve örgütlü bir siyasal güce dönüştürmekte yaşadığı güçlük. Nedenlerini biliyoruz: Yıllardır sürdürülen sendikasızlaştırma, hak arayan çalışanlara, protesto eden gençlere yönelik baskılar, soruşturmalarla, tutuklamalarla, kayyum uygulamalarıyla kuşatılan belediyeler... Muhalefet etmenin bedeli giderek ağırlaştırılıyor. Korku, yalnızca insanları susturmak için değil, yan yana gelmelerini önlemek için de kullanılıyor.

Evet milyonlar adaletsizliğe, yoksulluğa, hukuksuzluğa tepki gösteriyor. Ama bu büyük toplumsal enerji kalıcı bir örgütlenmeye, ortak bir gelecek tasarımına, toplumun kendi kaderini değiştirebileceğine ilişkin güçlü bir inanca dönüşemiyor. En azından şimdiki durumda.

İktidarın birkaç önemli siyasetçiyi hedef alarak muhalefetin geniş kesimlerinin hareket alanını daraltabilmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçek. Çünkü siyaset birkaç liderin etrafında yoğunlaştığında, o liderlere yönelen baskı bütün hareketi zayıflatabiliyor.

ABD seçimlerinden Türkiye’nin çıkaracağı en büyük ders; toplumsal hoşnutsuzluğu örgütlü bir güce dönüştürmek, yeni kadrolar yetiştirmek ve siyasetin kapılarını açmak. Gençlerin, kadınların, sendikacıların, hayatın içinden gelen, mücadele eden, üreten insanların önünü açmak. Başarılı olanları desteklemek, yeni isimlere alan yaratmak. “Ben yerimi koruyayım, koltuğumu kaybetmeyeyim” anlayışını artık geride bırakmak.

Kasım ortasında yapılacak YENİ Parti kurultayı da bu açıdan önemli bir sınav. Yalnızca parti yönetiminde kimlerin yer alacağının değil, nasıl bir siyaset anlayışının öne çıkacağının da göstergesi olacak. Parti kendi içinden yeni bir kuşak çıkarabilecek mi? Kadınlara ve gençlere gerçekten söz ve karar hakkı tanıyacak mı? Başarıyı, emeği ve liyakati kişisel sadakatlerin önüne koyabilecek mi? Çünkü muhalefetin gerçek gücü, yalnızca iktidarı değiştirebilmesinde değil, kendi siyaset yapma biçimini de değiştirebilmesinde yatıyor.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
cumhuriyet.com.tr