Yeni Şafak
Haber akışına dön

Allah’ın Bütün Dillere Açık Hakikatini Bir Dile Hapsetmek

Allah’ın Bütün Dillere Açık Hakikatini Bir Dile Hapsetmek

Kadim demde Hatem olan Kelamın gönülde açılması hususunda Türkçeye atfettiği aşırı imtiyaz dolayısıyla yazdığım yazıya gelen bazı tepkiler hem sözlerimi biraz daha açmaya hem de eksik kalanı tamamlamaya fırsat veriyor.

Her iki yazıda felsefeci Yalçın Koç’un Türkçeye atfettiği metafizik ayrıcalığın, 1930’ların Güneş-Dil Teorisi’nin ağır bir felsefi terminolojiyle yeniden üretilmesini hatırlattığını söylemiştim. Birinde Türkçe bütün dillerin kökenine yerleştiriliyordu, diğerinde ise ilahi hakikatin açılmasına özel bir yatkınlıkla donatılıyor. Ama doğrusu ikisinin aynı olmadığının altını da özellikle çizmiştim. Yani Koç’un Türkçeyi bütün dillerin anası saydığını söylemedim bilakis Güneş-Dil Teorisi ile Koç’un yaklaşımının aynı olmadığını yazdım; benzerliğe, Türkçeye başka diller karşısında bilimsel olarak gösterilmemiş bir üstünlük atfedilmesine işaret ettim. Yoksa iki yaklaşımın tarihsel ve düşünsel kaynakları elbette farklı. Ancak ikisinde de Türkçeye, başka dillerle karşılaştırılarak kanıtlanmamış bir üstünlük atfediliyor.

Bugün meselenin çok daha önemli bir boyutuna değinmek istiyorum: İslam›ın evrensel hakikat anlayışı karşısında böyle bir dilsel ayrıcalık iddiasının anlamı nedir?

İlk bakışta etkileyici, hatta tasavvufi çağrışımlarla yüklü bir cümle. Ama ya diğer dillerde doğan insanların suçu ne? İlahi adalet açısından bir sorun oluşturmuyor mu bu? Buna hemen Türkçeye atfedilen bir özelliği yok saydığımız anlaşılmasın. Aksine Allah’ın kelamı Türkçede anlaşılabilir, ama başka dillerde de anlaşılmasını muhal görmek ne demek? İlahi hakikat Türkçe konuşan insanların gönlünde karşılık bulabilir demekse, bunu ispatlamak için fazla ikna çabasına gerek bile yok. Elbette öyledir. Yunus Emre’nin şiirleri, Türkçe tasavvuf edebiyatı, asırlardır Türkçe konuşan Müslümanların dinî tecrübeleri bunun en güzel örnekleridir.

Ama Türkçenin ilahi hakikatin açılması bakımından diğer dillerden farklı, ayrıcalıklı bir cevhere sahip olduğu iddiası karşısında durup çok ciddi sorular sormamız gerekiyor. Her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’in dil anlayışı buna ne diyor?

Kur’an, insanların farklı diller konuşmasını ilahi yaratılışın bir ayeti olarak sunuyor (Rûm, 30/22). Bir dili diğerinin üzerine yerleştirmiyor. Dil farklılığını aşılması gereken bir eksiklik değil, yaratılışın anlamlı bir tezahürü olarak gösteriyor.

Daha da önemlisi, “Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıkça anlatsın” diyor (İbrahim Suresi). İlahi mesajın anlaşılması için kavimlerin kendi dilleri esas alınıyor. Her toplumun dili, Allah›ın hitabını anlamaya elverişli bir vasıta olarak kabul ediliyor.

Üstelik İslam›ın son vahyi Arapça indirilmiştir. Kur›an bunu özellikle vurgular: “Apaçık Arapça bir dil ile” (Şuarâ, 26/195) ve gerekçesi de birçok yerde daha açık anlaşılsın diye de ilave edilir.

Arapça, Kur’an’ın asli dilidir. Kur’an’ın lafzı, tilaveti, anlam incelikleri ve tefsir geleneği bakımından vazgeçilmez bir yere sahiptir. Ama buradan bile Arapların diğer milletlerden üstün olduğu veya Arapça dışında ilahi hakikatin anlaşılamayacağı sonucu çıkmaz.

Aslında söyleşinin bir yerinde Koç’un kullandığı ifadeler tam da Güneş-Dil’in arkasındaki etnosentrik motivasyonu daha da çağrıştırdığı için sonraki her şeyi de çerçeveliyor. “Öner Hoca, bizi mahveden Arap teolojisidir. Anadolu Mayası, Ahmet Yesevi Hazretleri›nin gönlünde Türkçe ile açılan Peygamberimizin ilahi hakikatidir.”

Burada Türkçeye atfedilen imtiyazda durulmamış ciddi bir Arap ötekiliği yaratılmaya çalışılmış. “Bizi mahveden” derken ne kastediliyor? Kim nerede, nasıl, ne şekilde mahvolmuş. Arap teolojisi nedir mesela? Yunus, Ahmet Yesevi veya Türk mayasında yoğrulmuş diğer herhangi bir gönül insanı o klişeleştirilmiş teolojiden ne kadar muaf kalmış? Maturidi Arapça yazmamış mı? Buhari Arapça yazıp konuşmamış mı? Ebu Hanife mezkur ve mevhum Arap teolojisinin kurucu isimlerinden değil mi? Hiçbiri Arap değil üstelik ve hiçbiri de kendi mensup olduğu kavme Araplara karşı bir üstünlük iddia etmemiş. Tam da Peygamberin Arab’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur düsturuna tabi olarak.

Güneş-Dil’in ardındaki bir motivasyon da Türkçeyi Arapçanın etkisinden ve Türkleri Araplardan koparmak. Bu kopuşun kime hizmet ettiği konusundaki asıl derdi hatırlatmayalım isterseniz. Türk Arap’tan, Arap Türk’ten kopunca Türkler kazanmadı. Araplar da hiçbir şey kazanmadı. Tek kazanan bu bölgelerin bütün servetlerine el koyan ve buraları yöneten kolonyal düzen oldu.

X platformunda tartışmaya seviyeli eleştirileriyle katılan M. Alper Ertaş yazılarımı bir dağın eteğindeki taşları saymaya benzetmiş: “Taşlar doğru sayılmış ama dağdan söz edilmemiş.” Benzetme etkileyici; fakat yazılarımda tartıştığım dağ, Türkçenin şiir ve düşünce imkânları değil. O imkânlardan hareketle Türkçeye başka dillerde bulunmayan bir metafizik ayrıcalık yüklenip yüklenemeyeceği.

Ertaş “envanter felsefe değildir” demiş, tek başına bakıldığında doğru. Bir dili sözlük maddeleriyle açıklayamayız; bir kelime listesi, dil felsefesinin yerini tutmaz. Fakat Arapçadan, Farsçadan, Grekçeden ve Sanskritçeden verdiğim örneklerin işlevi de bir sözlük yarışı açmak değildi herhalde. Türkçedeki gönül kelimesinin derinliğini teslim ederken, başka dillerin de kalb, fuâd, sadr, lübb, dil, sûz ve derd gibi kelimeler çevresinde zengin düşünce dünyaları kurduğunu hatırlatıyordum. Mevzu, hangi dilin daha çok kelimesi olduğu değil; bu farklı imkânlardan yalnızca bir dilin hakikate ayrıcalıklı eriştiği sonucunun çıkarılıp çıkarılamayacağıdır.

“Gönül Dağı” bahsi, eleştirisinin en kuvvetli görünen itirazı. Ben, Türkçede “dağ” ile “dağlanan gönül” arasında şiirsel bir çağrışım kurdum. Ertaş ise bunun Koç’un tezine tanıklık ettiğini söylüyor: Bir dil, başka dilde aynı biçimde bulunmayan bir anlamı kendi ses dokusu içinde açıyorsa, Koç’un dediği budur.

Burada birbirinden ayrılması gereken iki şey var. Bir dilin bir şiirde, türküde veya kelimede kendine özgü çağrışımlar üretmesi başka; o dilin ilahî hakikati başka dillerin açamadığı biçimde açtığını ileri sürmek başka. Ben ilkini kabul ediyor, ikincisi için kanıt istiyorum. Nitekim yazımda “Türkçenin ses ve anlam imkânları bu çağrışımı bize sunuyor” dedikten hemen sonra, bunun için Türkçeye metafizik üstünlük atfetmeye gerek olmadığını yazdım. Eleştiri, şiirsel imkânı doğru teşhis ediyor; fakat onu, benim itiraz ettiğim metafizik imtiyazla aynı şey sayıyor.

“Dağlamak”taki dağ kelimesinin Farsça dāğ ile ilişkisi de bu şiirsel çağrışımı ortadan kaldırmaz. Köken bilgisi, kelimenin tarihini aydınlatır; Türkçede kazandığı ses ve anlam ilişkisini yok etmez. Hatta Türkçenin başka dillerle karşılaşarak zenginleştiği yönündeki savımı destekler. Bir dilin başka dillerden aldığı unsurları kendi edebî dünyasında yeniden işlemesi, dilin yoksulluğunu değil, tarih içinde kurduğu temasları gösterir.

Ertaş’ın “maya” benzetmesi de tartışmayı çözmüyor. Rumların, Ermenilerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların ve Türklerin tecrübelerinin tarih içinde birbirini yoğurmuş olması, Anadolu’nun zenginliğini anlatmak için elverişli bir tasvirdir. Benim sorum, bu ortaklaşmanın hangi tarihsel süreçlerle gerçekleştiği ve “maya” denilen şeyin neyi açıkladığıdır. Maya, karşılaşmanın tarihî mekanizmasını anlatıyorsa bunu somutlaştırmak gerekir. Değişmeyen, tarihin üzerinde duran bir öz anlamına geliyorsa bu kez kanıtlanması gereken başka bir iddia ortaya çıkar. “Maya” kelimesi, bu iki ihtimali kendi başına birbirinden ayırmaz.

“Dil öğrenilir, ırk öğrenilmez” itirazı da önemlidir; fakat tek başına yeterli değildir. Bir dilin herkese açık ve öğrenilebilir olması, o dil adına özcü bir üstünlük iddiası kurulamayacağını göstermez. Benim itirazım, tekrarlamış olacağım ama, Türkçeye sevgi duyulmasına veya Yunus Emre’nin dilinin herkese açık olmasına değil; Türkçenin başka dillerin yapamadığı bir şeyi, yani ilahî hakikati ayrıcalıklı biçimde açtığının ileri sürülmesinedir. İkinci yazımda tartışmayı bu iddialar üzerinden yürüttüm: Arapçanın ve Farsçanın hakikati açmaya yetmediği, Türkçenin mükemmel olduğu ve tamga yazısının benzeri bulunmadığı yönündeki sözleri aktardım. Bunların doğru olup olmadığını dilbilimsel, tarihî ve teolojik ölçülerle tartışmak gerekir.

Kur’an’ın her peygamberin kendi kavminin diliyle gönderildiğini bildirmesinden bütün dillerin aynı genişlikte ifade imkânına sahip olduğu sonucu çıkmaz. Böyle bir eşitlik iddiasında bulunmadım. Ayetin burada gösterdiği daha sınırlı ama önemli nokta şudur: İlahi mesaj, tek bir insan dilinin tekelinde değildir. İmam Şâfiî’nin Arapçaya verdiği özel önem de bu tartışmayı geçersiz kılmaz; onun yaklaşımı, Kur’an ve sünnetin Arapça oluşuyla ve bu metinlerin anlaşılmasıyla ilgilidir. Arapçanın vahyin dili olması, Türkçenin kendisine özgü imkânları bulunduğunu söylemeye engel değildir; aynı şekilde, Türkçenin imkânları da onu ilahî hakikatin başka dillerde bulunmayan ayrıcalıklı anahtarı yapmaz.

Sonuçta Türkçeyi sevmek, Türkçenin düşünsel imkânlarını geliştirmek, onunla felsefe, bilim ve sanat üretmek için başka dillerden üstün olduğuna inanmamız gerekmiyor. Hele Türkçeye ilahi bir seçilmişlik atfetmemize hiç gerek yok. İslam’ın insanlığa açtığı büyük ufuk, herhangi bir milletin veya dilin hakikat üzerinde tekel kurmasına izin vermez.

Hakikat ne Grekçenin ne Latincenin ne Arapçanın ne de Türkçenin mülküdür. Kur’an’ın Arapça asli lafzının özel dinî konumu saklı kalmak üzere, ilahi mesajın anlamı bütün insanlığa açıktır.

Yunus Emre’yi büyük kılan şey, yalnızca Türkçe konuşması değildir. Türkçeyle bütün insanlığa hitap edebilen bir hakikati dile getirmesidir.

Türkçenin kerameti varsa, bu keramet hakikati kendi tekeline almasında değil, bütün insanlığın ortak hakikat arayışına kendi sesiyle katılabilmesindedir.

Hakikatin büyüklüğü, herhangi bir dile sığmayacak kadar geniş olmasındadır.

Nihayetinde Allah’ın bütün insanlığa açtığı hakikati bir milletin diline mahsus bir cevhere dönüştürmek, o dili yüceltmekten çok, hakikatin evrenselliğini küçültmektir.

Başlıklar :

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenisafak.com