Almanya’yı özellikle Merkel dönemiyle birlikte üçgen bir şemsiye tarafından korunan, bu şemsiyenin ayaklarıyla büyüyen bir neoliberal yapı olarak düşünebiliriz: ABD tarafından sağlanan güvenlik kavramı, Rusya’dan alınan ucuz gaz ve üretilenleri satacak pazarı sağlayan Çin. Öncelikle neoliberalizmin varsaydığı, uluslararası ilişkilerin ekonomik bağların güçlenmesi sayesinde çatışmalardan uzak kalacağı fikrinin gerçek olmadığını ve buna güvenen Almanya’nın ne kadar büyük bir hata yaptığını kabul etmek zorundayız.
Almanya’da Değişen Dengeler

Trump’ın NATO’yu savunma yatırımlarına zorlamasıyla şemsiyenin ilk direği kırıldı; bunun sonucu olarak toplumsal refah harcamaları ve sosyal devlet rüyası zarar gördü. İkincisi Rusya gazı, Ukrayna-Rusya savaşı ve ambargolarla denklem dışına çıktı. Sonuncu olarak Çin ise teknoloji transferiyle Almanya’ya pazar olmaktan çıkıp onu ezen bir rakip durumuna geldi: benzer kalite, daha ucuz ve daha büyük üretim kapasitesi.
AFD’NİN YÜKSELİŞİ
Bu ekonomik kırılmanın sonuçlarını Carl Schmitt’in “dost-düşman” ayrımıyla açıklamak gerekir. Schmitt’e göre siyaset kürsülerde alınan rasyonel kararlarla değil; “Biz kimiz ve varoluşumuzu tehdit eden düşman kim?” sorusuna cevap arayarak yapılır. Kendini ikinci sınıf vatandaş hisseden Alman düşük-orta sınıfı, artan göçle sahip olduğu zemin altından çekilen ve “başka yerden gelenler” tarafından hakkının ezildiğini düşünen bir konuma sürüklendi.
Siyasetin asıl yakıtı olan hınç, öfke, dışlanmışlık ve tanınma arzusuna karşılık veren, ana akımın biten hikâyesinin üzerine kendi anlatısını inşa eden aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisi (AfD) artık hiyerarşinin tepesinde.
Federal anketlerde yüzde 30 bandına oturan AfD, hükümetteki iki geleneksel halk partisinin, Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) toplam oyu olan yüzde 32’yi neredeyse tek başına yakalamış vaziyette. Şansölye Friedrich Merz’e desteğin yüzde 10’a çakılması bu çöküşü özetlerken CDU’nun aşırı sağı durdurmak adına bir “light AfD” taktiğine sarılması yalnızca AfD’yi meşrulaştırdı. Hükümet ortağı SPD ise hiç taze fikri olmayan bürokratik ataletiyle CDU’nun silik bir ikizinden farksız.
SERMAYENİN PANİĞİ
Madalyonun diğer yüzünde ise Doğu-Batı birleşmesinden bu yana ilk kez Berlin’de CDU ve SPD dışındaki bir güç olarak zirveye yükselen Die Linke ve Elif Eralp var. Eralp aday olduğu ilk günden beri mesajını sıradan insanların yaşadığı somut sorunlara yönelik oluşturdu; kimlik siyasetine hapsolmadı. En büyük problem olan yüksek kiralar üzerine odaklanarak kamu konutlarında kira tavanı, kiracı koruma dairesi ve dev emlak kartellerinin kamulaştırılması gibi somut çözümler sundu.
Zaferin hemen ardından Die Linke ve Eralp üzerine boca edilen o histerik “antisemitizm” yaygarasına da değinmek şart. Buradaki asıl mesele antisemitizm mi yoksa Eralp ve ekibinin kurulu düzene, Berlin’i haraca bağlayan gayrimenkul sermayesine ve dev emlak kartellerine ağır bir darbe vurma olasılığının yarattığı sınıfsal bir panik mi diye düşünmemek gerçeklerden kaçmak olur. Eğer Berlin’de kiraları donduran ve kamulaştırmayı zorlaştıran bu halkçı hat tutarsa bu başarı dalga dalga diğer eyaletlere de sıçrayabilir. Dikkatli bakıldığında, sistemin Die Linke’ye yönelttiği saldırganlığın AfD’ye karşı gösterilenden çok daha histerik ve organize olduğu görülüyor.
AfD seçmenini küçümsemek aşırı sağı sadece büyütür. AfD dalgasını püskürtmenin tek yolu; Elif Eralp’ın yaptığı gibi halkın canını yakan barınma, fatura ve yaşam pahalılığı gibi somut dertlere sahici ve cesur alternatifler sunabilmektir. Almanya’nın en saygın soykırım ve antisemitizm uzmanlarından Prof. Dr. Wolfgang Benz’in söyleşisinde belirttiği üzere, bugünkü sosyoekonomik atmosfer Weimar Cumhuriyeti’nin çöküş dönemiyle birebir aynı şartları taşıyor. Umalım ki tarihin tekrar etmemesi için bu defa farklı yollar denensin.



