Ankara ve Bakü arasındaki “kardeşlik”, en çetin diplomatik krizlerinden birini yaşıyor. Krizin daha ne kadar tırmanacağı ve nasıl sona ereceği meçhul. Öte yandan, iki ülke arasında uzun zamandır halının altına süpürülen çelişkilerin bugün patlaması belki de rastlantı değil. Bilindiği gibi krizin görünür nedeni, Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun 21 Eylül 2026‘da devlet okullarındaki kılık-kıyafet kurallarında yaptığı düzenlemenin ardından Türkiye ‘deki iktidar çevreleri ve siyasal İslamcı grupların sert eleştirilerinin, Azerbaycan tarafından kendi devlet yapısına ve içişlerine müdahale olarak değerlendirilmesi oldu. Sovyet sonrası seküler devlet geleneğini sürdüren Bakü, aslında uzun zamandır Türkiye ‘deki tarikat, cemaat ve siyasal İslamcı yapıların Kafkasya’ya sirayet etme arzusundan açıkça rahatsızlık duyuyordu. Konuyu incelerken dikkat çeken ilk şey, gerilimi artıranın Azerbaycan olması oldu. Bakü, bölgedeki güç dengelerinin değişim içinde olduğunu düşünüyor gibi görünüyor. 2020 Karabağ Savaşında Türkiye’nin sağladığı SİHA ve askeri danışmanlık desteği yaşamsal bir rol oynamıştı. Ancak Eylül 2023’te Azerbaycan ordusunun Karabağ’da kontrolü tam olarak sağlamasıyla birlikte jeopolitik denklem kökten değişti. Karabağ düğümünü çözen Bakü, artık Ankara’nın korumasına ve askeri vesayetine muhtaç bir "küçük ortak" olmadığını, Kafkasya’da kendi kararlarını alan bağımsız bir aktör olduğunu kanıtlamak istiyor. Bunda son yıllarda İsrail’le yapılan askeri anlaşmaların önemli bir rolü olduğu düşünülebilir.
Ankara-Bakü Hattındaki Krizin Yapısal Dinamikleri Üzerine

EMPERYALİST PAYLAŞIM MÜCADELESİ
Zamanlamayı tetikleyen en kritik ve güncel jeopolitik faktörü ise, İran’ı kuşatma stratejisine lojistik derinlik sağlamak için ülkenin kuzeybatı sınırını kapatarak Kafkasya ile kara bağlantısını kesmeyi ve Çin’in "Kuşak ve Yol" projesi kapsamındaki Hazar geçişini denetlemeyi hedefleyen, ABD’nin Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası (TRIPP) projesi oluşturuyor. Ankara, Washington’ın telkinleriyle Ermenistan ile sınırları açıp bu koridoru devreye sokmak için acele ederken; Bakü, Erivan ile kalıcı barış antlaşması imzalanmadan ve Ermenistan Anayasası’ndaki hak iddiaları temizlenmeden sınırların açılmasına kararlılıkla karşı çıkıyor. Ayrıca Zengezur ve TRIPP hatları üzerindeki altyapı, demiryolu ve boru hattı inşaatlarında ABD’nin yanı sıra Türk ve Azerbaycan şirketleri arasında ciddi bir ihale savaşı yaşanmakta olduğu da not edilmeye değer bir diğer gerçek.
“KARDEŞLİK” ARDINDAKİ REKABET
Diğer yandan Hürmüz krizinin enerji fiyatları ve tedariği konusunda yarattığı yıkıcı etki de ülkeler ve coğrafyalar için büyük bir gerilim alanı olmaya devam ediyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin omurgasını enerji sektörü oluşturuyor ve bu sektör, emperyalist pazar payı ve nüfuz çatışmalarının sertleştiği en güncel arena. Arama-üretim safhasından iletim hatlarına kadar tüm süreçler, Amerikan ve Avrupa menşeili küresel enerji tekellerinin doğrudan denetimi altında. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Hazar Havzası da uluslararası finans kapitalin ve emperyalist merkezlerin enerji kaynaklarına doğrudan el koyma stratejilerinin merkezi alanlarından biri haline geldi. Azerbaycan’da 1994 yılında imzalanan uluslararası konsorsiyum düzeni Batılı küresel tekellerin kâr marjlarını güvence altına alıyor.
Türkiye’nin resmî enerji diplomasisinde ve T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2024-2028 Stratejik Planı’nda, Türkiye’nin yalnızca bir "transit ülke" olmaktan çıkıp, kendi topraklarında fiyatlandırılan ve üçüncü ülkelere satılan bölgesel bir "Enerji Ticaret Merkezi" haline gelmesi sıklıkla vurgulanan temel hedef olarak konmuş durumda. Bir ülkenin gerçek anlamda bir enerji ticaret merkezi olabilmesi içinse, ithal ettiği ya da topraklarından geçen doğal gazı kendi ulusal şebekesine alıp harmanlama ve serbestçe yeniden ihraç etme hakkına sahip olması gerekir. Ankara; Rusya, İran ve Azerbaycan’dan gelen doğal gazı kendi topraklarında harmanlayıp fiyatlandıracağı ve Avrupa’ya yeniden ihraç edebileceği küresel bir merkez olma hedefinde. Ancak Azerbaycan, gaz satış anlaşmalarında Türkiye’ye bu hakkı kesinlikle tanımıyor. SOCAR, gazının Avrupa pazarlarındaki yüksek kâr marjını ve fiyatlama kontrolünü BOTAŞ’a devretmeyi doğrudan kendi ekonomik çıkarına aykırı görüyor. Azerbaycan gazının Türkiye’deki piyasada fiyatlanması, Bakü’nün doğrudan elde ettiği döviz gelirini kaybetmesine neden olacağı gibi Avrupa üzerindeki enerjiden kaynaklı diplomatik gücünü zayıflatacak bir faktör olduğu için de sıcak bakılabilecek bir talep değil. Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) ve diğer sözleşmelerde Türkiye’ye sunulan hukuki çerçeve son derece katı: BOTAŞ ile SOCAR arasında 2024 yılında süresi dolan ve 2030 yılı sonuna kadar uzatılan doğal gaz tedarik sözleşmelerinde, Azerbaycan gazının Türkiye tarafından üçüncü ülkelere “yeniden ihraç” yapılmasına izin veren hiçbir madde yer almıyor. 2026 yılında imzalanan Absheron Faz-2 anlaşmasında da Bakü, Türkiye’yi yalnızca pasif bir transit koridor konumunda tutmayı başardı. Sonuç olarak Türkiye, milyarlarca dolarlık altyapı yatırımı yapmasına rağmen küresel enerji mimarisinde pasif bir "transit koridor" konumuna mahkûm edilmiş durumda. Bu durum, Türkiye’nin Rusya, İran ve Azerbaycan arasında sıkışan bağımlılık yapısını kıramadığını ve "enerji merkezi" iddiasının emperyalist piyasa gerçekleri karşısında bir söylemden ibaret kaldığını da bir kez daha doğruluyor.
CEYHAN’DAN İSRAİL’E AKAN PETROL
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkinin olası gerilim noktalarından birini de İsrail ile yürütülen ticari ve askeri bağlar oluşturuyor. İsrail’in ham petrol ihtiyacının yaklaşık %40’ı, Azerbaycan tarafından Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı aracılığıyla Ceyhan Limanı’ndan kalkan tankerlerle karşılanıyor. İsrail’in soykırım boyutuna varan Gazze katliamlarının ardından Türkiye kamuoyunda "İsrail ile ticaret kesilsin" talepleri yükselirken; Enerji Bakanlığı, Ev Sahibi Hükümet Anlaşmaları (HGA) gereğince BOTAŞ’ın petrolün alıcısına veya varış noktasına müdahale yetkisinin olmadığını açıklayarak topu uluslararası hukuka atmıştı. Bakü de başlangıçtan bu yana, İsrail ile olan stratejik savunma ve enerji ortaklığını Türkiye’nin iç siyasetteki Filistin söylemlerine kurban etmeyeceğini ve egemenlik haklarının ve SOCAR’ın hedef alınmasının " kabul edilemez" olduğunu vurguluyor. Yani 7 Ekim 2023 sonrasında Azerbaycan petrolünün taşıdığı siyasi, hukuki ve toplumsal maliyet de uzun süredir potansiyel bir sorun alanı. Sonuç olarak Türkiye ile Azerbaycan arasında yaşanan gerilimler ve artan diplomatik mesafe; sadece ne başörtüsü tartışmaları gibi kültürel fay hatlarıyla ne de kişisel gerilimlerle açıklanabilir. Güncel kriz hangi vadede ve ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın iki ülke arasında bölgesel jeopolitik ve enerji hatları ekseninde gittikçe derinleşen yapısal çelişkiler olduğu açık. Konuya bu açıdan da bakılmalıdır.




